Kovara Siyasî,Çandî,Hunarî,Dîrokî,û Lêkolînî ya Kurdên Anatoliya Navîn

Ser Rupêl

  

Nûçe

Çand û Huner

Nivîskar

Sehîd

Kovara Veger
Aborî

Ferheng
Dîtin û Raman

Civak û Jîn

Spor

Medya

Polîtîka

Dîwanxane

Cîhan
Edîtor

Girêdan

Têkîlî

Lêkolîn
Defterê Nîvana

Album
Kurden Anatoliyên
Kurdistan
Gundên Kurdên Anatoliyên
Gundên me
Pirtûkxane
Arsîv

 

 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


 


 

 

 


 


 

_______________________________Mûrûvet Y Cacim_______________________________

 

 

                        

                               HAYATIMI GERI VER

 

Çamaşır leğenine eğilmiş bir taraftan çamaşırları çitiliyor bir taraftanda,  ardında bıraktığı yılları harmanlıyordu kafasında. Harmanladıkça söz geçiremez oldu göz yaşlarına...

Bunca yıl evlilikleri sürerken, hangi gün okşamış, koklamıştı saçlarını  kocası. aklar dolsun diye sanki inatla beklemişti. Suratsız, az gülen, hep gazete okuyan, dediğim dedik zorba ve kör inada sahip kocası. Okumuş cahilliği de cabası... Dünyada insanların cahilliği ve egoistliği kadar nefret uyandıran ne varki... Zulmedene, zulm etme gücünü verende bu cehalet ve gelişmemiş olan bir dimağın benegosu değilmi. Canının istediği gün, histen duygudan yoksun, erkekliğini kendine kanıtlarcası na bir acele, bir telaş... Ardından atlı suvariler kovalarmışcasına. Hiç konuşmadan, hiç saçlarını, tenini okşamadan. Bu dokunmadan sevişimleri, bir hırsız gibi yaklaşımları, tatmin olup olmadığına aldırmaması...  

      Yeni evlendiklerinin ilk bir iki ayında Bir şeyler anlatmıştı kocası. 

“Kadınlarda erkekler gibi tatmin olur ” diye ama bunun için hiç çabada göstermemişti.

Evet kendisi yaşamasa bile his ediyordu o cinsel dürtüyü, ama erkekler bilmiyorlarmı ki; kadınlar cinsel doyumdan ziyade, şevkàt ve samimiyete önem verir. Sıcacık bir kucaklaşmanın, sevgi dolu, arzu dolu bir öpücüğün mekanik ve samimiyetten uzak bir orgazmdan daha önemli olduğunu...

     Kocası işten eve geldiği zaman, gazetelerin siyaset ve politika haberlerini okuyarak, yada TV. seyrederek vakit geçirirdi. Bir kez çocuklarla ilgilenmez, evde ne olup bitiğini sormaz. Yemek masasına oturduğu zaman önüne ne gelirse onu yiyen kocası. Bir kez bile ne yediğinin ayrımına varamamış ve bir kez olsun eline sağlık iyi olmuş ya da kötü olmuş demeden sadece yemiş ve tekrar koltuğuna oturup okumaya devam… Oysa nekadar çok beklemişti bir kez olsun “ Ellerine sağlık karıcığım” demesini...

Artık hiç bir yere birlikte gitmiyorlardı. “Seni yanımda taşıyamam, seninle bir yere gitmek içimden gelmiyor” demişti bir gün kocası. Ama eskiden çok eskiden bir kaç arkadaşa yemeklere gitmişlerdi de, oradaki adamlar hanımlarının yemeklerini, emeklerini yere göğe sığdıramamışlardı. Ne de güzel ve ölçülü cilveleşirlerdi... Kocası ise oturur lop lop atıştırırdı... Bir taraftan o hanımlara övgüler dizer “ Oh, ooh...  pekte lezetli olmuş yemekler. Ellerinize sağlık.” Öte taraftan da gözüne kestirdiği dul bir bayanla, hafif tertip fört ederdi. förtünü ilerletikten sonradır ki artık karısını bir yerlere götürmeyeceğini ilan etmişti. “Domuz...” Oysa emeklerin değeri bilindikçe, sevgi paylaşıldıkça büyürdü. paylaşmakta; yalnız fiziki olarak birlikte olmak değil, asıl ruhsal, duygusal, düşünsel yönden birlikte olmak demektir. Yapılan işte gösterilen ilginin kapsamına birbirini almak demektir.                                

      Bir gün nasılda sıkılmadan karşısına “geçip siz kadınlar çok şanslısınız sabahtan akşama kadar evde oturuyorsunuz. Zaten kadınlar bu dünyaya boşa zaman öldürmek ve tembellik yapmak için gelmişler. Tüketici topluluğunu da onlar oluş turuyorlar. Yani oblomovlar sınıfı. Ha ha, haa.! Hele sen, çok tembel bir kadınsın. Evde geçirdiğin zamanı kitap okuyarak değ erlendirebilirdin. Ama nerde sende o yetenek.” demişti de o, büyük kavga kopuvermişti. “ Vay beyim ben mi sabahtan akşama boş boş oturuyorum?. Pekala ben neler yapıyorum sıralıyayım da kitap okumam iç in gereken boş zamanımı sen buluver tamam mı?” demişti hırsla. Kocası “aman sende!” der gibi elini salayarak koltuğuna kurulup gazeteyi açacakken, o yetişip gazeteyi yırtarcasına elinden kapmış, kocasıda afalayan gözlerle kendisine bakakalmıştı. “Yetişir beyim yetişir bu kadar vurdum duymazlık. Sen başlatın. Beni dinleyeceksin sonuna kadar. Biz kadınlar ücretsiz emekçiyiz ve ne yazık ki oblomovlarıda biz kadınlar yaratıyoruz, hemde kanımızı eme eme ve hiçte haketmedikleri halde ‘beeey’ oluyorlar...

       Sabahları henüz beyimiz yatakta keyif yaparken ben kalkar kahvaltı hazırlarım. Bir taraftanda çocukları kaldırır giydirir okul için hazırlarım. Kahvaltı faslı bitince sen işine  giderken, bende çocukları okula götürür, tık nefes dönerim. Başlarım önce kahvaltı masasını toplamaya sonra yatakları. Evi baştan başa süpürüp temizlemem, toz almam saatleri buluyor. Bu arada sabah bulaşığını yıkamam ve övle yemeği hazırlamam gerekiyor. Hemde durmadan dinlenmeden soluk almaya bile zamanım olmuyor beyiiim...! Çocuklar okuldan üstleri başları kirlenmiş, batmış şekilde gelir ve bunları değişirim. Sofrayı kurarım. Yemekten sonra onlar ya TV. seyretmeye yada dışarıda oynamaya giderler, ben sil baştan sofra topla, bulaşık yıka, dökülenleri süpür ve acele çamaşıra yetiş. Çamaşır bitince bir koşu alış verie giderim karanlık çökmeden. Eve gelince aldıklarımı yerlerine yerleştirdikten sonra, yırtıkları sökükleri dikmek ve akşam yemeği hazı rlamam da allahın emridir bilirsin beyim...! Buyur yeni baştan sofra kur, sofra kaldır, beyimizin kahvesini yap, çocukları uyut, bulaşıkları yıka derken gecenin yarısını buluyor. Beyimiz ayaklarını uzatıp gazete- kitap okurken ben başlıyorum ütüye. Ertesi gün kim ne giyecek onları hazırlamaya. Bunlarda bitince bende bitmiş oluyorum.

 

Ha bu arada haftada bir genel alışveriş , on beş günde bir camları, kapısıyla, bacasıyla,  yapılan evin genel temizliği, çocukların öğretmenleriyle tektek görüşmelerim, okullarına gidip veli toplantılarına katılmalarım, günlk ödevleriyle ilgilenmek, hergün sobanın yakılması külünün çekilmesi, günde üç beş kez çöpün dökülmesi, hergün kömürlükten kömür taşınması, aylık su, elektirik faturalarını yatırma koşuşturmasını da saymadım beym. Üstüne üstlük her akşam yatakta da beyimizin keyfini yerine getirmemiz gerekiyor. Yoksa ertesi gün sızım sızım sızlayan bir vucut ve patlamış dudaklarla tüm bu işleri yapmam gerekecek. Hemde aşağılanan ruhumun yaralarını sarmadan... Hemde beyimizin gizli yaptığını sandığı, aslında benim bilgim dahilinde olan çirkin kaçamaklarının ağırlığını taşıyarak... Ya beyim! dediğim gibi biz sizin dediğiniz gibi sadece tüketici ve boşa geçen zaman sahibi değiliz. Hele oblomov hiç değiliz.  Biz emekçiyiz beyim hemde en ağır işte çalışan ücretsiz emekçi... Madi ve manevi hiç bir ücret almadan çalışıyor ve sizin gibi oblomovları yaratıyoruz... Kitaplarını hiç elinden düşürmediğin Lenin “ oblomovluk biter- oblomovlar bitmez” diyor neden acaba?”

    Evliliklerinde, bunca yıl ardı ardına devrilirken yaptıkları en uzun konuşma bu olmuştu. Daha doğrusu kendisi; kocasının karşısında ilk kez bu kadar uzun konuşmuştu. Evet ilk kez bu kadar uzun konuşmuştu çünkü kocası kendisinin hiç bir» konuda fikrini almazdı ki. Ayrıca herhangi bir nedenle konuşacak olsa, kocası onu kıroluk ve cahillikle suçlayıp susturmuyormuydu. Buna rağmen bir kaç kez fikrini belirtmek için yaptığı hamleler Kocası tarafından “ Sen kimsinki! bana akıl öğretecek” gibi çok kabaca haddi! bildirilerek, geri püskürtülmemişmiydi. Evlilikleri süresinde ilk dafa bir demet çiçek getirmişti. Hemde o tartışmanın ertesinde. Ah ekonomik özgürlüğü olsaydı... Birde çocuklar vardı tabi...     

       Ellerini çamaşır leğeninden çıkardı. “ Aman aman sırtım kopacak gibi ağrıyor. Bu düşüncelerde beni iyice bunaltıyor. Katil olacağım birgün...” Evet katil olmamıştı henüz ama içindeki pek çok şeyide öldürmüştü... Bileklerindeki deterjan köpüklerini önlüğü ile sildi. Sırtını ovuşturmaya başladı. Kendisi gibi evin demirbaşıymışçasına yıllardır orda asılı duran aynaya gözü takıldı.  yüzndeki çizgilere, ağlayışının tanığı kızarmış gözlerine ilk kez görüyormuşçasına baktı. O gözler yeşilliğini, parlaklığını korumayı başarmıştı. Ya kendisine hiç sormadan gelip geçen, aldıklarınıda geri vermeyen, acımasız yıların ardında bıraktığı izler...  Çocuk doğurmuş, hastalanmış, iyileşmiş, dayak yemiş. Yaralarını, çürüklerini elden, alemden saklamış. Aldatılmış. Yeniden anne olmuş. Umutlanmış, umutlarını yitirmiş. Nasılda dört nala gelip geçmişti hercayı yıllar...

      Komşu düğününde tanıştığı (o) adamı hatırladı. Hani yeni ceza evinden çıkan devrimci adamı canım. Birlikte halay çekerken “ Ne kadar güzel bir kadınsın. Hele gözlerin... Çağla yeşili değilmi?” Diye kendisine sormuştu da oda utanarak “ Bilmem...” demişti. Daha sonraları kendisine okuması için, Ataerkil toplumda kadın adlı kitabı getirmişti. Bir kez de sohbet etmiş lerdi. Ateş böceklerinin belirdiği güzel bir yaz gecesinde  “Ülkemiz çok geri bir ülke”. demişti. “Ülkemizin aydın geçinen bazı erkekleri, okumamışlara oranla daha kurnaz ve bilinçli bir politika yürüterek eşlerini eziyorlar. Omuz omuza mücadele eden bayanlarla aralarında farklılık faktörünü, ( Cins ve kaba güç) kurnazca ve ince politika güderek, hareketleriyle, tutum ve davranışlarıyla ifade ederken. Cahil kesim daha kaba biçimini ( Zaten başka türlüsünüde bilmiyor) sözlü ifade etmekten bir mahsur görmüyor. Halbuki onların sarfettiği çabanın bir kaç mislini kendisiyle omuz omuza mücadele eden bayan sarfediyor. Bakın; sendika örgütlemesinde işçilerin, toplumsal muhalefetlerde halkın, parti örgütlemesinde yoldaşlarının yanında yer alan, çoğunlukla en ön saflarda öncü barikatı oluşturan bu kadınların hangisi hakettiği yerdedir. Kaç kadın uğruna mücadele ettiği sendika yönetimindedir. Veya kaç kadın uğruna kafasını gözünü kırdırdığı erkek arkadaşlarıyla birlikte gözaltını, işkenceyi göğüslemesine rağmen o, partinin merkez komitesinde yer almıştır.? sorarım size.

 

Öte tarafta hasbelkader bir mücadelenin içinde eşiyle birlikte bulunan kadının yetenek ve emeği ile dikat çekmeye başlaması demek, eşiyle aralarında bir gizli çatışmanın başlaması demaktir. Kadın pasif ve teslimiyetçi bir ruh taşıyorsa mesele erkeğin hakimiyeti ile biter ve erkek arada bir eşini yanında bir torba taşır gibi etkinliklere taşır. O erkek toplum içinde davrimci, demokrat ve aydın geçinir ve hatta kadın haklarının en büyük savunucusu olur...! Evde ise despot, kadına hiç bir hak tanımayan feodal. Yok kadın direngen ve bilinçli ise, işte ozaman çelişkiler başgösteriyor, adı konulmamış bir hakimiyet mücadelesi başlıyor.  Kadın; bende seninle aynı emeği vererek mücadelede yerimi alıyorum der, erkekte, olmaz sen kadınsın hadini bileceksin, bir adım  önümde değil bir adım ardımdan geleceksin, ( Bu hangi kitapta yazılıysa!) Bir örgütte eş olmanın dezavantajı der. Bu dezavantajlar nedense kadın aleyhinde gelişir. Toplumun en geri yapısal taşı olan aile, devrimci karakola ( Karakolun devrimci olanı varmış gibi!) dönüşür. Bu tür ailelerde adı konulmamış iktidar kavgasının başlamasıyla çelişkiler derinleşir, sonra bir savrulma başlar. Biri feminizimin ne olduğunu özümsemeden erkek düşmanı oluyor. Öteki ataerkil bir bakışaçısıyla feodal kalıntılara, hala bir faziletmiş gibi dört elle sarılıyor. Bunların tümü kültürlü olmak, devrimci ve aydın olmak adı altında yapılmaktadır. Halbuki, bir topluluğun gerçek kültür düzeyi, ancak kadınların toplumsal örgütlenme içindeki konumuna, oranına ve hata özgün politikasına göre değerlendirilebilir.

 

 

Sanayının girmediği kırsal kesimlerde kadının hayatı başka bir facia. Hala oralarda kadınlara hiç bir söz hakı tanınmadan, başlık parasıyla ve görücü usuluyla evlendirilir. işte örnek sen” demişti. Gözlerinin içine bakarak... Yüreğinde adı konulmamış bir ılıklık geçti...  Aynadaki, parlak gözlerine ve gülen simasına baktı. Bir suç işlemişçesine telaşla etrafına bakınd. “Aman hayal kurmanın zamanı değil... Daha dünya kadar iş var yapılacak. şu çamaşırlarda bir türlü bitmezki meret. Ama bu akşam gelince ondan bir çamaşır makinası istemeliyim.” Yeniden çamaşır leğeninin başına ve  yıların harmanlamasına döndü. Çamaşırlar ellerinde devindikçe, yıllarda kafasında...

       Her görücüye geleni red etmesinden sonra, annesi bazen yalvarma bazen tehditle; “neden her gelen kısmeti tepiyorsun kızım. Evlenme yaşın geldi. Artık seni başgöz etmek zorundayız, yoksa evde kalırsın.” Nihayet evde kalmaması için! buna, bu adama nişan yapmışlardı. Nasılda bağırıp ağlamıştı “Olmaz” diye “ Bu adam çok yaşlı” diye ama kimseye dinletememişti o küçük yüreğin çırpıntılarını. “Prestij’imiz açısından ilede bu olacak. Hem ben söz verdim. ” diye tuturmuştu babası. Ama o, bir türlü anlayamıyordu, anlamak istemiyordu.! Babasının prestijinin ne ilgisi vardı kendi bacak arasıyla!... “ Heh... evde kalırmışım.! Al işte evde kalmadımda ne oldu... On yedisinde evlendim ve otuzluk bir koca sahibi oldum...  Kocaa...!”   Göğsüne inen gıdısı, kocaman, yağlı ve kel bir kafa, düğmelerin bağlanmasına imkan vermeyen bir göbek, diken gibi batan kılarıyla durmadan, sabahtan akşama hart, hart kaşınan ve “ Ben ne diyorsam o doğ rudur” diyecek kadar bencil ve narsist bir koca  “Kocaaa...!” “Bir alaca karanlık kuşağı...”

    Söz geçiremez oldu göz yaşlarına. Göz yaşları aktıkça kinlendi, kinlendikçe söylendi ve ağladı. Derin bir nefes alarak, karşısında anası babası varmışçasına konuş tu. Beni hiç sevmediğim, ömrümün sonuna kadarda savmeyeceğim bencil ellere teslim ettiniz... Vucudum, etim, kemiğim, madi manevi herş eyimi meşru bir mal gibi bu adama sattınız...” Gözleri yeniden doldu, ince bir ağıt eşliğinde yanaklarından yuvarlandı damlalar.

      “ Ah anneciğim, babacığım, töre adına beni töreye kurban ettiniz... Hımbıl ve bencil prangaları özgürlüğüme vurduğunuzda ruhumu, hislerimi duygularımı kaça sattınız...” Oysa ben mutlu olmak isterdim...    Koşmak isterdim alabildiğince yeşil ovalarda. içmek isterdim gürül gürül akan berak ve soğuk pınarlardan. Ceylansız pınar istemem... Yorgun argın kalanadek kovalamak bir kelebeği. Yakalayınca da azat etmek isterdim. Bir gül, ilede “kızıl” olsun, koklamak isterdim. Dalından koparmadan... Ruhi Su, Mozart ve Bethouwen ve Şivan Perwer’i dinlemek isterdim. Pınardan içilen su gibi yudum yudum... Yakalamak ah yakalamak isterdim yeniden içimdeki çocuğu. Kalbimdeki boş tapınağa aşk tanrısını oturtmak... Yarışmak zamanla... Zamandan bir boy önde olmak isterdim.   Biliyorum, hiç birini yapamayacağımı biliyorum artık. Düşüncem’mi zamana, yoksa zaman mı bana hüküm ediyor bilemem ama onada çok geç. Ben müsrifim zaman müsrifiyim. Öyle ya bu zamanın bir daha geri gelmeyeceğini bile bile boyun eğmek ve belki bir gün... Oysa seglavi kısrağın sırtında zaman...  Koskoca ondokuz yıl sonsuz acıların potasında eriyip tükenmişti. Zaman içinde zaman olmuştu.

 

 

      Oysa önce okumak, sonrada iş sahibi olmaktı düşüncesi. Genç kız iken harçlıklarından biriktirerek aldığı kitapların akibetine uğramak istemezdi. Dört yanını çepe çevre sarmış ateşlerde yandığı gibi... Öyle ya, onlarda birer birer, onu kötü yola düşmekten kurtarma adına! hemde bazen okunmadan sobalarda yanmadımı.?  Üstüne üstlükte, doğuştan düşünceleri, geri ve kötü yola düşmüş kafalar eliyle. Sobaya her düşen Balzac, Hemingway, Jack London, Maksim Gorki ile birlikte oda yandı... Oysa mutsuzluk narına yanmadan, kendi eşini kendi seçip, saçlarından yakalamak isterdi mutluluğu... “Nasıldır mutluluk denilen şey... şu ağız dolusu gülenler mutluluğu bilirler, onlardan sormalıyım”. dedi gözlerini silerken. “ Bende bir gün ağız dolusu gülecekmiyim?... Bir gün ağız dolusu gü lebilirsem işte o zaman karşısına gececem törrenin ver bana, hayatımı gerı ver...!!! diye haykıracağım... Ama önce mutluluğun ne renkte olduğunu öğrenmeliyim. “ Mutluluğun resmini çize bilirmisin ustam?” demiş şair. Nede güzel demiş. Sahiden mutluluğun resmi varmı?... Kim bilir... Kim bilir belkide vardır...

 

Mürüvet Y. Cacim

muruvetcacim@gmx.de

 

 

HAYATIMI GERI VER <<< 15.08.06

 

KASVETLI GÜNÜDE CEVECEKTIM <<< 15.08.06

 

KELEBEK <<< 15.08.06

 

ZIMANÊ DILÊ MIN <<< 16.07.06

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

  

 

 

 

  

 

 

 

  

 

 

  

 

 

 

 


 

 

 

 

Ahmet Gezer

Mehmet Şeker

Ibrahim Ibrahim

Hasan Hüseyin Deveci

Ömer Yüce

Murat Alpavut

Mehmet Bozdağ

Mûrûvet Y Cacim 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


     

       Kovara Veger copyright © 2003 - 2006