‘Futbolun Savaş Sesleri...’
Marksist literatürde, kapitalist toplumda sporun, egemen sınıfın ekonomik ve politik çıkarları doğrultusunda kullandığı bir araç olduğu ifade edilir.
Hatta, İnsanoğlunun bedensel ve zihinsel olarak gelişimine fayda sağlayan sporun aslında arka planda bir savaş olduğu ve bunun sadece ezilen kitlelerin değil, uluslararası turnuvalar ve olimpiyatlar örneklerinde oldğu gibi ulusların birbirlerine güç ve üstünlük kurma savaşı olduğu da söylenir.
Nitekim bütün bunlar yakın tarihten örneklerle açıklanır.
36 yıl boyunca Portekiz’i dikta rejimi ile yöneten Salazar’ın ünlü 3 F : Futbol, Fado, Fiesta (Futbol, Müzik Eğlence)’si ve ‘bana onbinlerce insanı uyutabileceğim bir beşik yapın’ sözleri meşhurdur.
Yine İspanyol Futbol takımı Real Madrid’in yüz bin kişilik futbol sahası’ da faşizmin aynı mantığının sonucudur.
Yinede, futbol hastası insanlar bunun sadece bir oyun olmadığında hemfikir. ‘Bunun, oyundan, spordan ya da sanattan da öte birşey olduğunu savunanların sayısı da oldukça fazla.’
O zaman futbol sadece oyun değilse ne?
Bu sorunun bir yanıtını beyazperdede Zoltán Fabri’nin ‘Cehennemde İki Devre’, John Huston’un ‘Zafere Kaçış’ Khyentse Norbu’nun ‘The Cup’ vb. muhteşem filmleri ile öğrenmek mümkün.
Kapitalizmin, egemenlerin bütün çirkinliklerine rağmen bu filmlerde, Tibetli rahipleri televizyon sahibi yapan, İsrail askerleriyle Lübnanlılar’ın arasını ısıtan bu oyunun içinden sayısız insanlık dersi çıkarabiliriz.
Tabii bu beyaz perdeye yansıyan istisnai yanları. Günümüzde Kapitalist egemenlerin denetiminde ki spor özellikle de futbol hiçte o amaçlara hizmet etmiyor.
Bizlerin vücut ve ruh sağlığı için yararlı olarak bildiği ve çocukluğumuzda, gençliğimizde aşağı yukarı hepimizin naylon kramponlarla peşinden koştuğu top’un kerameti, geçtiğimiz günlerde televizyon ekralarında tek yaptığı aptalca uyutmak olan Erman Toroğlu adlı kafatasçının içindekini kusması ile bir kere daha tartışma konusu oldu.
Esas görevi, yaşamda sömürülen, ezilen, baskı altında yaşatılan kitleleri topun eğriliği, doğruluğu, futbolcu sarraflığı ve pozisyonların yamukluğunu anlatarak oyalamak olan bu kafatasçı esas görevini unutup içinde ki şöven histeriyle kafasının arka planında’ki ‘savaşçılığını’ ortaya koydu ve ‘şahin paşasının’ da başa gelmesinden kuvvet almış olmalı ki Kürtlere karşı taarruza geçti.
Aslında o egemen düzenden kemiklenen Toroğlu’nun paranoyakça histerisi, bireysel faşist bir çıkış olarak kabullenilirse hataya düşülür.
Karaktersiz bir hakem parçasının cuntacılığı değildi sarfedilen o sözler.
Nitekim geçtiğimiz günlerde tetikçi basının önde gelen temsilcisi Hürriyet gazetesinin manşetten verdiği (13 Ağustos Pazar) ‘Üç Büyük kulüp tek bayrak’ haberi bunun somut örneğiydi.
Artık futbol dışında her türlü alanda endüstrileşen, mafyalaşan Türkiye’nin üç büyük Futbol kulübü, yine o ‘sürü’ taraftarlarını kalkan yaparak Kürt Özgürlük Hareketine, Kürtlere karşı bir kampanya başlattılar.
Tam da ‘ yahu futbol nihayetinde bir oyundur’ diye düşündüğümüz noktada sporun ‘’kapitalist devletin ideolojik aygıtlarından biri olarak, sistemin devamlılığını sağlamaya yönelik bir araç olarak kullanıldığı’ tezleri bir kez daha doğrulandı.
‘Akan kanı durdurma’ iddiasında ki bu kulüplerin ‘sözde taraftarlarının’ başlattıkları bu kampanya herşeye rağmen Ronaldinho’lu, Şevcenko’lu, Zidane’li bir futbol maçını severek ‘sadece bir futbol oyunu ve beceri’ olarak izleyen bizleri de aynen Hozatlı gibi futboldan tiksindirmeye, nefret ettirmeye sevketti sanırsam.
Aslında bir Futbol taraftarı değilim ama gittikleri her maçta ‘PKK dışarı’ diye taşlanan, saldırılan Diyarbakırspor’un maçlarını seyrettikçe, ve her maçta çarşaf çarşaf o kirletilmiş, ay yıldızlı bayrakların açıldığını ve şovenizmin kudurduğunu gördükçe, ulusal gururumun incinmesinden ve de değerlerimize karşı gerçekleştirilen saldırının mağduru vesilesi olması nedeniyle olacak ki içten içe bir Diyarbakırspor taraftarı olmaya meylettiğimi de söylemem gerekir.
Bakın, Almanya’da bir dünya kupası gerçekleşti. Bu kupayı ekranları başında patlamış mısır ve biralarla seyredip, formaları sırtına geçirerek yine kapitalist tekellere köşe döndüren biz milyarlarca pasif izleyiciyi bir yana bırakalım.
Geçmişinde ki Nazi utancından dolayı ‘kendisine farklı gözle bakılacağından çekindiği, sıkıldığı için kendi bayrağını asmayan Almanlar’da doğal olarak Dünya kupasının kendi ülkelerinde gerçekleşmesinden dolayı evlerine, arabalarına Alman bayrakları astılar. O bayrağı belki elli yıl aradan sonra ilk kez sıkılmadan sevinçle, gururla salladılar.
Onların en doğal haklarıydı , ama o kadarla kaldı. Dünya kupası bitti yaşam tekrar eski haline döndü.
Ama Türkiye’de ki özel savaş rejimi ve onun taşeronu AKP iktidarında üstelik anadolu da ki kulüplerde bu işin içine çekilerek Kürtlere karşı sevda tepesi örneğinde ki gibi tecavüze uğratılmış, her şeyi peşkeş çekilerek göbekten satılmış olan ‘vatanı böldürtmeyecek’ pankartlarla kampanyalar başlatılıyor.
Ve spor, spor olmaktan, futbol, futbol olmaktan çıkarak özel savaşın ideolojik amaçlı ‘yeni’ cephesi oluyor.
Erman Toroğlu gibileri ise bu savaşın çok küçük şekilde kemiklenenlerinden sadece birisi.
Tabii hal böyleyken buradan, hafta sonları hala kahvehaneleri doldurup o iki saat içinde tüm benliğini vererek, bağırıp çağırarak bu futbol kulüplerine taraftar olan, spor kanallarına, kulüp üyelik kartları ile bu Futbol tüccarlarına kaynak sağlayan, sırf futbol haberi okumak için tetikçi basına meyleden insanlarımız, gençlerimize seslenmek gerekir.?
Daha ne kadar kendi halklarına karşı savaşın bir cephesi olan özellikle bu ‘üç büyükler’ in taraftarlığını yapacaklar.?
Onların değirmenlerine su taşıyacaklar?
Futbolun futbol olmaktan çıkarıldığını kavrayacaklar?
Marksist, solcu , bilimsel açıklamalara kafaları basmayanlar,
Toroğlu gibi kafatasçıların, ve Kürtlüğe karşı sefer başlatan Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş gibi takımların bu gayet açık saldırılarını artık görmeli, onlara karşı tavır almalıdırlar.
Kürtlüğe karşı topyekün bir saldırının başlatıldığı bir ortamda ulusal onuru, yurtseverliği, insanlığı bilince çıkaran insanlarımız, özelikle de gençlerimiz, evlerinde ki Lig Tv startbokslarını kırıp atmalı, ceplerinde ki taraftar kartlarını, duvarlarında ki posterlerini (sözümüz olanlara) yırtıp atmalıdırlar.
Hafta sonları o takımların maçlarına gitmeyerek, izlemeyerek onları sahalarında ‘vatan millet’ edebiyatı ve toplarıyla başbaşa bırakmalıdırlar.
Bu vakitten sonra Türkiye’de futbolun hala sadece kitleleri eğlendirmek, boş zaman geçirmek vb. bir spor oyunu olduğunu kim iddia edebilir ki?
- Bu yazı 18 Ağustos tarihli Yeni Özgür Politika gazetesinde yayınlanmıştır.
Murat Alpavut