Sürgün Kızılbaş Kürleri

 

 

 

Dünyada yaşan tüm öbür halklar gibi biz kürtlerin’de kendi tarihlerini öğrenme hakına sahiptir.Tabiki biz kürtler kendi tarihlerini araştıracak okdar geniş imkanları bulunmamaktadır.Her yüzyılda bir  kürt halkın tarihi eser ve arşivleri değişik yayılmacı güçler tarafından talan edilmiştir.Bulunduğumuz yüz yılın içinde artık teknoloji sahyesinde bir’çok arşivlere ulaşmak araştırmacı kürtlerin işini kolaylaştırmış gözükmektedir.

 

Veger Nu sitemizin araştırma ve haber bölümü için internet’e gezinmeler yaparken Orta Anadolu kürtler’den bahseden bir internet sayfasıyla rastladım.Bu siteyi tabiki arama motoruna orata anadolu kürtleri diye anahtar cümleyi yazmıştım.Sürgün kürtlerle ilgili yüzlerce yazı ve web siteler buldum.Bu yazıyı bulduğun zaman insanı tatmin edecek öncelik konuların’olması lazım! yazının içeriği ve kaynak bilgilerin ispatı için verilmiş emektir.Lafi uzatmadan konumuza gelelim: Veger Nu okurlarımızla paylaşmak istediğim yazı’Orata Anadoluya sürgün edilmiş Kızılbaş inançlı kürtler : sürgün ile ilgili  araştırmalar yapıp’  kitaplar yazan, yazar Süleyman Şahin Orta Anadoluda  bulunan kürtlerden bahsetmek’tedir sürgün edilen birçok aşiretin isimleri zikretmektedir. Bu yazıyı ile  resimleri siz’değerli okurlarımızın görüşleriylerine sunuyorum,artık yorum ve eleştirilerinizi bizim E-mail kovara@vegernu.com adresimize iletirsiniz. Biz bu yazıda geçen bir çok konuyu fazla eleştiri ve değişiklik getirmeden okurlarımızın görüşüne sunuyoruz.Yazıda dinsel ve mezheb konulardan geçen yorumlar yazara kendisine ayıtır.

 

Yazar Süleyman Şahin’nin sitesinden alıntıdır:

 

              Kitaba konu edilen  yöre;Orta Anadolu ve Kuzey Kürdistan da yaşayan Kızılbaş Kürtleridir. Bu alana düşen yerleşim yerleri esas alınmıştır. Kendine özgü bir Kurmancı/ ağzı vardır. Bunu kitaba konu edinmemin başlıca nedenidir.

             Atalarımız bu yörelere gelmeden önce, bu alanlar tamamen boştu. Bizim büyükler tarafından  hep anlatılırdı. Halkımız bu yörelere geldiğinden bu yana her zaman Kürtçe’nin halen konuşulmakta olan Kurmancı şivesini konuştuklarını söylerlerdi. Kürtçe yazı dili olarak kullanılıp geliştirilmediği yada  buna imkan bulunmadığı için Ana Dil bölgeye özgü bir konuşma dili olarak süregelmiştir.

             Etnik sebeplerden daha çok inanç düşmanlıkları nedeniyle halkımıza duyulan düşmanlık, acımasızca saldırılarla sonuçlanmıştır. Kendi toprakların en eski halkıydılar ama kendi öz vatanlarında göçmen durumuna düşürülmüşlerdi. Tarih boyunca gelen düşman akınları yerleşmeyi engellemişlerdir. Bunlardan Bizanslar, Müslüman Arap egemenleri, Moğollar, Selçuklular ve Osmanlı devleti gibi devletlerdi. Mezopotamya’nın zenginlik kaynakları çoktu. Her an çevre devletleri tarafından talan edilmekten kurtulmadı. Son dönemler de ki en büyük katliam  Osmanlı sultanı Yavuz tarafından yapıldı. İşte söz konusu yörede yaşayan Kürt ve Kızılbaş olan halkımız, o zaman kendi yerleşim yerlerini terk ettiler. Kendilerine yeni yurtlar aramaya başladılar. Bu yeni yerleşim yerleri genellikle daha yüksek ve sarp alanlar oldu. Bir türlü sığınma yerleriydi bu yeni yerler.

            Bu işgaller bize şunu gösteriyor. Halkımız belirli bir yerleşim şekline geçip durumunu düzeltince, herhangi bir devletin işgaline uğruyor. Onun için  sarp dağların  kavuklarına çekilerek, yaşamlarını sürdürüyorlardı.  Yöre halkını buna zorluyorlardı.

           Bu katliamlardan sonra belirli bir kesim bizim bölgelere geldiler. Atalarımız şimdiki köylerimize birer aile olarak gelmişlerdir. Bunlara birer misal verilirse Hacı (şimdiki Balhacı köyü), Bakır  (Bekir uşağı köyü),  Harun  (Harun uşağı köyü), Çarkaz (şimdi yer adlarının Türkçeleştirilmesine bağlı olarak bu köye Çerkez uşağı deniliyor. Gerçekte ise bu köydekiler dokumacıdır. Köyün ismi de zaten bunu ifade ediyor. Çark-az köyü), Alğas’ın 12 ki köyü vardır. Her köyün ismi ayrı ayrıdır.),  Kıstık (Kıstıklı Köyü),   Sinemilli ( sayısız köyleri vardır. Bunlar beş kardeş olarak geliyorlar. Maraş’ ın yüzlerce köyü ve başka komşu şehirlere de dağılıyorlar. Yani binlerce köyleri vardır.)  Kör Sülo (Kör Süleyman köyü), Tatar, (Tatar uşağı köyü) Bunlara benzeyen binlerce köylerin sahipleri, vaktiyle buralara birer aile olarak geliyor ve bu aileden çoğalarak meydana geliyorlar. Her köy, gelen adamın adıyla anılmaktadır.

 

 

              Diğer yandan bu  demek oluyor ki, bu yörelere gelenler, kendi eski yaşam biçimlerini  de beraberlerinde getirdiler. Dilleri ve onu konuşma şekilleri, örfleri, adetleri daha önceki yerleşim yerlerinde nasılsa öylece, beraber   getirdiler. Yani bu bölgelere geldikten sonra, eski konuştukları şive değişmemiştir. Çünkü devletlerle hiç bir zaman barış içerisinden yaşamadılar. Devletlere karşı kendi birliğini korumuşlardır. Devlet dişi yaşantı bunu kolaylaştırmıştır. Gerek dilini gerekse kültürünü devamlı sürdürmüşlerdir. Böylece Cumhuriyet döneminden sonraya kadar da eksiksiz olarak hem de kesintisiz olarak, bu yaşam biçimini halkımız sürdüre gelmiştir. Halen, bizim o yörelerde; gerek düğün, gerekse ağıtları, hep kendi dilleri olan Kürtçe ile ve tabi ki Kurmancın   bu özgün şivesiyle/ağzıyla yaparlar.

              Tabi 1960’ dan sonra halkımız, çeşitli nedenlerden dolayı dağılmaya başladı. Daha çok metropollere taşındılar. Avrupa’ya göç bunun başında yer alıyor. Bu durum gelenekten kopmanın, çözülmenin yolunu açtı. Gittikleri yerlerin etkisinde kaldılar. Oranın kültürüne kendilerini alıştırmaya çalıştılar. Kendi Kürtçelerini geliştirmediler. Kürtçe yasaklı olduğu için aile içerisinden bir süre daha   devam ettirilen dilde unutmalar oldu. Buna rağmen yaşlı ve orta kuşak yine her  bir araya gelişte, kendi Kürtçeleriyle hem türkülerini hem de ağıtlarını yaparlar. Hele şakalaşmaları tamamen kendi özgün konuşmalarıyla dillendirmeden edemezler. Bundan müthiş bir haz duyarlar. Merak edenler için belirtiyorum. Söz konusu  şakalara ve folklorik anlatım örneklerine ,( Ateş Çemberindeki Kızılbaş Kürtler) adlı çalışmamda genişçe yer verdim. Dileyen bu kitaba bakabilir.

      Yapmış olduğum araştırma bana şunu gösterdi. Halkımız yeni yörelerde  Kürtçe’nin bu şivesini hiç bir tesir altında kalmadan konuşmuşlardır. Bu nokta çok önemli. Çoğu kez bilinçsizce yollamalar yapılmaktadır. Bu yollamalara göre, Türkiye sınırlarına yakın olan bölgelerde  kendi başına, tamamen melez bir Kürtçe dili oluşmuştur. Bu belirleme tamamen hatalıdır. Tersine düşünmek daha doğrudur; acaba bu bölgelerde konuşulan Türkçe nasıl bir Türkçe’dir? Bunun farkına varılmadan genel olarak bozulma iddiası sadece asimilasyona hizmettir. Öğretici bir yanı yoktur. Bu, hiçbir incelemeye tabi tutulmamıştır. Bir küçümseme sonunda söylenen bir anlayıştan kaynaklanmaktadır. Halbu ki bizim kuşaktan önceki kuşakları bir düşünün kesinlikle Kürtçe Dilininden başka bir kelime Türkçe bilmezler. Sadece kendi Ana Dillerini muhafaza etmişlerdir. Keza İnancında da öylece Kızılbaşlığı hiç başka bir inançla karıştırmadan yaşatmışlardır. Bizim kuşaktan önceki kuşaklar Asimile olmuş demek tarihi tersinde görmek demektir. Kimsenin eski kuşaklara söz etmeye hakkı yoktur.

          Mesela Alğas,Urfa  bölgesinden tahminen üç yüz yıldır ki Elbistan yöresine gelerek yerleşilmiştir. Sinemilli ise tahminen dört yüz veya beş yüz yıl arasından Dersim tarafından gelmişlerdir. Bizim Kürecik bölgesine gelenler ise tahminen üç yüz yıl içerisinde Dersim tarafından gelmişler. Ne kadar süre içerisin de bu yörelere geldiler ve yerleştiler, tam olarak bilinmemektedir. Başlı başına bir inceleme konusudur. Aslında asıl görevler ortada dururken gereksiz polemiklerle zaman öldürülmektedir.

            Başka şehirlere yerleşen halkımız yine kendi şivesini konuşmuştur. Büyüklerimizin şöyle söylerlerdi. Bizim yörelere gelenler  Kürecik ve Elbistan’ın sarp dağları olan Nurhak ve Arı Mazın  dağlarına yerleşiyorlar. Kendilerine güvenli birer yurt  seçiyorlar.   Devlet arşivlerinden belki bellidir. Oda yasaklı olduğu için incelenmesi imkansızdır. Belki demokratik bir ortam kurulduğunda belgeler o zaman incelenir. Gelecek kuşaklar daha iyi bir bilgi edinirler. Adıyaman yörelerindeki Kürtler, Konya’ ya tahminen dört yüz yıldır ki sürgün edilmişlerdir. Daha halen bizim Kürtçe şivemizle hem ağıtlarını hem de türkülerini söylerler.

          Kürdistan  alanlarından belirli bölgeler belirli şivelerle konuşuyorlar. Örnek olsun  Almanya’nın Bayern bölgesinde konuşulan Almanca şivesini, neredeyse bir tercüman olacak ki anlaşılabilsin. Bu, bir Alman için bile geçerli olan bir durumdur. En akıcı Almanca’yı Bremen  bölgesi konuşmaktadır. Demek ki, her ülkede buna benzer bir durum vardır ve doğaldır. Bu şive farklılıkları, ancak öğrenim ve eğitim birlikteliğiyle ve zamanla ortadan kaldırılabilinecek sorunlardır. Kaldı ki Kürt halkının gerçekliği dikkate alındığında bu doğallık hepten anlaşılır bir durumdur. Elbetteki, yaşanılan  asimilasyonun etkisi büyüktür.           

                Daha halen Malatya, Maraş Adıyaman, Erzincan, Elazığ, Dersim, Antep, Suriye’deki Nuratan bölgesinin ( Nuri Dersim’ inin Suriye’de yaşadığı bölge) ve  Varto bölgesinin yarısından fazlası, Erzurum bölgesinden ( Tortum, Hınıs, Göle, Ardahan, Çıldır) Urfa’nın belli bölgelerinden Haran ve Suruç  gibi kazalarda ve köylerinde, bizim bu Kurmancı şivesi konuşulmaktadır.

 

 

 

            Hem düğünlerinde, hem şenliklerinde hem de ağıtlarında ve acılarında kullanılan dil, kesinlikle Ana Dilleri olan Kurmacıdır. Bu Kürtçe’de kuşkusuz yerellik vardır. Yerellik bir bozulma değildir. Sanki bir bozulma varmış da buna sebep ise asimilasyonmuş gibi anlatmak ve yaklaşmak gerçekçi değildir. Aksine eskiden bu yana konuşulan kendi Ana Dilleridir. Bu bölgelerde kelime dağarcığı zengin olmayabilir. Ama, şu bir gerçektir ki halkımız, kendilerine gerekli olan kelimelerle  konuşuyorlar. Zenginlik yazıyla sağlanır, yazılı edebiyatla sağlanır. Söz konusu tarihsel süreçte ise bütün bu olanaklar yitirilmiştir. Kızılbaşlığın maddi-manevi  bütün yaşamları sözel hale getirilmiştir bu yüzden. Yasaklılık ise çift yönlüdür ve katmerlidir. Diğer Kürt kategoriler, Müslüman oldukları için en azından serbest olan hatta bizzat kendilerinin kurup yaşattıkları medreselerde okuma-yazma olanağını bulmuşlardır. Kürtçe okunmuş yazılmış ama edinilen kültür asimilasyon kültürüdür, Arap kültürüdür. Bizim yöremiz Kürtlüğü ise Medreseye gitmez. Kızılbaşlık tümüyle özgündür. Sözel yaşanmaktadır ama ulusal yaşanmaktadır. Asimilasyondan daha az etkilenme vardır bile denebilir.

      Şunu da belirtmekte fayda vardır. Elbette ki tüm Kürdistan bölgelerinde ortak bir dil birliği şarttır. Ulus olmanın temel şartıdır. Ama bu, yöreselliği yok sayarak ya da küçümseyerek  olmaz. Tam tersine bütün bu şivelerin harmanlanmasıyla gerçekleşecek ve zamanla sadeleşecektir. Bu bağlamda, her şiveye belirli bir yaklaşım gösterilmelidir.

           Halkımız yaşadığı yörelerindeki  tabiatın güzelliklerini, tıpkı bir nakış işler gibi kılamlarında, stranlarında, gulbanklarında dile getirmişlerdir. Dağların güzelliklerini,  sarplığını, hatta yaylalarının  bütün güzelliklerini, hem de yaylaya giderken, oradaki yaşamlarını, gençlerin birbiriyle olan ilişkilerini, dilden dile aktararak  getirmişlerdir.

           Hele ziyaretleriyle, kutsal yerleriyle olan bağlarının dile gelişi, daha bir görkemlidir. Yaşar Kemal bu görkemliliği, Türkçe dil dağarcığındaki zenginlikle nasıl da dillendirmektedir. Ama asıl kaynak burasıdır. Türkçe, Yaşar Kemalin dillendirmesiyle bile olsa o derinliği verememektedir. Köylüce de olsa, yerel ve özgün dillendirilmiş de olsa, müthiş bir derinlik ve estetik vardır. Böylece, inançlarını da yine kendi öz yaşam biçimleri içerisinden alarak, canlı bir şekilde bugüne taşırmışlardır. İnsan sevgisini ve de sevginin en güzelini, doğayla birleştirerek, çıplak ve sade  bir şekilde, hiçbir tesir altında kalmadan, anlatmaya çalışmışlar.         

                Yüzyıllarca, Arı–Petek-Bal örneği, acıyı bal eyleyerek bugüne getirdiler. Kürt Kızılbaşlığı denildiğinde kimse ucuz yaklaşmamalı. Kendi tarihsel gerçeğinden nasıl ki kimse kaçamaz ise Kürt denildiğinde Kızılbaşlık da öyledir.  Küçümseme ve hesaba almama eğilimleri, düşmanın aşağılama kültürünün bir tür içselleşmesidir. Yöreye yaklaşımın altında esasta bu gerçeklik bulunmaktadır. Bu mutlaka aşılmalıdır.

 

 

 

              Halkımız haksızlıkları, zalimlikleri,  ve düşmanlıkları işlemişlerdir. Hem ağıt hem de türkülerinden açık bir dille belli bir  şekilde dillendirmişlerdir. Her türkünün  her ağıtın  bir  bu çerçevede manasının bir anlam derinliğinin  olduğu açık bir şekilde görülmektedir. Bunların tümü, temelinden sevgiye, saygıya dayanır. Gerek doğanın, gerekse de insanların sevgi ve saygı temelinden yaklaşılarak ele alındığı ve işlendiğini görmemek mümkün değildir.   

            Hele kutsal yerlerin halkımız üzerindeki etkileri çoktur. Eski inançlarının, Kızılbaş yolağının sürüp geldiği öz kaynaklardan kalma değerlerin, hala ne kadar  canlı yaşandığını, öyle ki iliklerine dek  işlediklerinin örneğini görmemek için kör olmak gerekir. Hem sevincinde hem kederinde, hem mutluğunda hem  acısında hep Hızır vardır hem de Felek. Hızıra sığınır Feleğe kahreder. Baskı ve zulüm adına başına ne gelmişse atalarının tanrısı Feleğin kendilerine küsmüş olmasından ileri geldiğine inanır.Felek bu nedenle bir türlü kendilerine yar olmamıştır ama zararlarında ve kazançlarında bir gün mutlaka yar olacaktır ve kaderleri değişecektir!...

        Kültürümüzü bu günlere getiren Kürt kadının, bu yönden de ne kadar fedakar olduğu,  hem kılamlarda  hem de ağıtlarda  görülmektedir. Kültürümüzün kayıplara uğramamasının sebebi, Kürt kadınlarıdır. Bunu açık bir şekilde belirtmek isterim. Herhangi bir baskı sonunda erkekler dağlara kaçarak canlarını kurtarmışlardır. Düşmanın elinde sadece kadınlar kalarak, evi, ocağı, soyu süreği korumuşlardır. Her türlü talana maruz kalsalar da bu özelliklerini terk etmemişlerdir. Bütün bu olanlara karşın, Kürt kadını bin bir türlü kanaldan yol bularak,  kendi öz dilini ve kültürünü bizlere kadar getirmiştir. Kılamlar ve   ağıtlarda, eksiksiz bir şekilde gelenekler, görenekler, yol ve erkanlar işlenmiştir. Bu bağlamda, Kürt kadınına, özellikle de Kızılbaş’ın Kadın Ana’ sına ne kadar övgü dizilse azdır. Ve ona doğru bir cevap da  değildir.   Doğru cevap, onun bu denli özveriyle koruyup getirdiği bu değerleri okullaştırmak, yeniden yaşama durdurmak ve geleceğe taşırmaktır.

       Bu çalışmamda, bu kültür ve değerler bohçasının  bir köşesinden de ben tutundum. Lafını etmek yerine böyle yapmak daha yerindedir. Boş bir çaba  olmadığına, bu yönden müthiş değerli olduğuna, hazine arayanlar örneği, gerçek hazineyi bulduğuma  inanıyorum. Derlediğim Kürt Kızılbaş’ın Kadın Anasının, tarihin inbiklerinden süzülüp gelen bin yıllık feryadıdır. Bu feryadı halden anlayıp hal ehli olacak olana taşırmak istiyorum. Hal ehliyle yoldaş olmam ancak böyle mümkün olur. Çalışmamın da çabalamamın da anlamı ve amacı budur. Ummanda bir katre olursa ne mutlu !.... 

 

      ARİ  MAZIN  ( Süleyman  Şahin) 15 -4 -2001 

 

Süleyman Şahin kimdir:

ARİ   MAZIN

 

      9. 9. 1938 yılında Malatya İlininin, Akçadağ Kazasının, Kürecik Nahiyesindeki, Balhacı köyünde doğdum. Bir Kızılbaş Kürt ailesindenim. Çeşitli zorluklar içerisinde okuyarak öğretmen oldum. On sene Türkiye’de, yirmi sene de Almanya’da öğretmenlik görevini yaptım. Şimdi elimden geldiği kadar Kızılbaş Kürt halkımın yazılı olmayan kültürünü ortaya çıkarmaya gayret etmeye çalışıyorum.

 

       Yazarın,  SAVAŞIN GÜNLÜĞÜ  ile ÖZGÜRLÜK YÜRÜYÜŞÜ adlı şiir kitapları ve ATEŞ ÇEMBERİNDEKİ   KIZILBAŞ  KÜRTLER  adlı kitabı yayınlanmıştır.

 

 

 Derleme 07.07.06 Mehmet Şeker

www.vegernu.com