|
Bir Yürekte Bütün Olanlar.

Murat Alpavut:
Çiya ve Dıjwar yoldaşların şahsında İç Anadolu’nun bağrından çıkıp ülkeye dönüşün kaynağı olan bütün şehitlerimizin anısına...
İsimleri aynı ama birisi büyükle birisi küçükle başlayan iki köyün büyük olanında geçmişti çocuklukları.
İki köyün arasında iki küçük tepe ve aralarından geçip hirfanlı ovasına ve baraja kadar uzanan bir dere vardı.
Yoksul ama bir o kadar da onurlu bir yaşamın şafağında o kupkuru tek tük ağaçların çıplaklığını örtmediği dere içinde açmışlardı gözlerini.
Kitapsız, defteri eksik ve mum ışığında geçen ve daha doğru dürüst konuşamadıkları Türkçeleri’yle hocalarının onları bağırtarak ‘istiklal Marşı’ nı okuttuğu bir ilkokul sürecinden sonra fukara babaları onları okusunlar diye götürmüştü ilçeye.
Çocuk anılarıyla belki o yllar boyunca bir kaç kez gördükleri, akıllarına ilk gelenin ‘sormuk şekeri’ olduğu ilçe ilk sürgünlükleriydi onlar için.
Oysa geçen yıllar tarihin derinliklerinde gibi bilinen ama tarihe göre daha dün olan esas sürgünlükleriyle tanıştıracaktı onları.
Onlar yüreğimizin karanfilleri,
açtıkça büyüyen büyüdükçe kanatan güllerimizdi.
Adının büyüğüyle küçüğüyle farketmeden o topraklardan kopup yine bir kurak kasaba varoşlarında yaşam bizleri biraraya getirmişti.
Dıjwar 15’inde Çiya ise 12’sinde iki yürek, iki kardeştiler.
Dimdik duruşu, kısık ama derinden bakan gözleri, ağır gülümseyen yüzüyle yaşının çok üstünde bir olgunluğa sahipti Dıjwar.
Çiya ise ağbisinin tersine güleç, esmer güzeli yakışıklı, kıvır kıvır saçlı bir gençti.
Daha 12’sinde neredeyse ağbisine yetişen enerjik bir vücudu vardı.
Sürgünlüğü, yaşamı, yaratılışı, halk gerçekliklerini büyüklerinden dinlemiş belleklerinde bir yerlerde yaşatıyorlardı.
Ayırdında olmadan sempati ile baktıkları bir davanın belkide en masum en çocuk, en güzel ilk eylemi, Cizre’de tankların altında nehirlere dökülen insanlarının katliamını protesto etmek için dağıttıkları ‘korsan’ bildirilerdi.
Yaşamı onurluca yaşamanın, savunmanın ilk eyleminde yine her akşam volta attıkları çarşı içerisinde volta atmışlardı.
Ama o günü başka kılan, kırık dökük bir daktilodan çıkan ve koyunlarında yüreklerinin heyecanlı çarpışını ele vermeden duran bildirilerdi.
Monoton bir kasaba yaşamıyla her günki gibi dükkanlarını açan çarşı esnafı kapı altından atılan bildirilerle başlamışlardı güne.
Kahvede müşterilere çay dağıtırken duyduğu o biraz heyecanlı birazda içinde korku taşıyan ‘duydunmu’ları dinleyip içinden gururla gülümsemişti Çiya.
Bir kaç dönüm kuru toprağa üç beş davara mahkum olan yaşamları onları koparmıştı okullarından.
Kürdün, insanlığın, yeniden yaratılışını ilk kez detaylı bir şekilde bir teyp kasetinden dinlemişler, bir okul sınavına çalışır gibi ezberlemişlerdi.
Onlar artık yeryüzünde, hayatını verirken bile ‘bu halka borçlu olduğunu’ söyleyen, kendini ateş yapıp teslimiyeti direnişe çevirenlerin de var olduğunu biliyorlardı.
Kazan kenarında sarkan etlerini umursamadan demirlere sımsıkı sarılıp ‘ateşi söndürmeyin ateşi güçlendirin’ diyen yürekleri okuyup ürpermişlerdi.
Yürekler kıpır kıpır atıyordu her yaşam dersinin ardından.
Ağbisiyle günlerce gecelerce tartıştıkları, tandır gibi sıvaları dökülmüş doğru dürüst ışık bile almayan, farelerin cirit attığı iki göz odada doğru olanın ne olduğunu anlamaya çalışıyorlardı.
İlk sorusuydu ağbisine Çiya’nın;
Doğru olan nasıl olsa yaşamak mı, yoksa onurlu yaşamanın kavgasını vermek mi?
Evlerinde yemeklerini yapan ve o kopuşun, onların ardından yıllarca gözyaşlarını kurutamayan ‘karakız’ bacıları endişe içinde o güne dek duymadığı konuşmalara onların heyecanlarına bakıyor şaşırıyor, korkuyordu.
Dıjwar her zamanki o derin sessizliğiyle kardeşine arada bir baştan savma gibi cevaplar verse de onun’da kafası sığmıyordu artık bu iki göz dama , bu kurak ilçenin sürgünlüğüne.
Sesiz duruşunun altında içten içe bir volkan gibi kaynıyordu yüreği.
Tabanları şişmiş bir şekilde yatağa uzanıp gözlerini kapattığında bir çay tepsisine mahkum edilmek istenen gençliğine, kölece bir yaşama daha ne kadar dayanabileceğinin muhasebesindeydi her gün.
Otobüs muavinliği yapan Çiya’nın her gelişinde anlattığı olayları, bir başkası anlatsa belkide hikaye diye dinleyecek, inanmayacaktı.
Ama ağbisinden önce ülke toprakları ile bir otobüs muavini olarak tanışan Çiya önce gördüğü kerpiç damlara, bozkırlara, şıvanlara bakıp içinden ‘yav aynı bizim oralar, ne farkı var’ diye geçirmişti.
Zaman, o aynılığın kökleriyle olan bağlarının pekişmesine de önayak olmuştu.
Daha dumanı tüten terkedilmiş köyleri, göç yolarında ki sefil insanları, otobüse verecek paraları olmayan gözü yaşlı anaları tanıyıp onlara çaktırmadan gözyaşları dökmüştü Çiya.
Yüzyılları bulan sürgünlükleri hala devam ediyordu bu halkın. Dedelerinin, onların dedelerinin nasıl geldiklerini düşündü o gözüyaşlı analara baktıkça.
Halepten, Amed, Urfa, Adıyaman, Çukurova ve Konya bozkırlarına yerleştiklerini artık bir masal gibi anlatan büyüklerinden kulak ucuyla duymuşlardı.
Kara suratları, pis bıyıkları ve küfürlü ağızlarıyla insanları sıraya dizen timleri, dipçiklerin altında iki büklüm kıvranan insanları ve köyden bir cenaze kalktığında saçını başını yolan analarıyla aynı dilden aynı yürekten feryat eden anaları gördükçe bu köklere bağlanış öfkeyle daha çok sahiplenmeye dönüşüyordu.
Yüzyılların öfkesiydi bu.
Birde dağlar vardı gündüz tepeleri görünmeyen geceleri ihanete sıkılan kurşunların ışığıyla aydınlanan dağlar.
Otobüs bir yılan kavisi gibi ağır ağır döne döne Aşkale’nin dağlarına ulaştığında gözlerini dört açarak karanlığın içinden çıkacak o dağların sahiplerini arıyordu gözleri.
Onları o kadar meçhul yapan en çokta gariban amcaya dipçik sallayıp otobüs şoförüne küfreden, karısının yanında genç delikanlıyı tokatlayan pis suratlı timlerin dağlara baktıkça değişen yüzleri, karanlığın içinde tankların panzerlerin, çukurların içine yatarak korku içindeki sinişleriydi.
Bir tek dağlar korku veriyordu bu zulme.
Karşı duranda onlardı varmıydı başka...?
Her seferde içinde çoğalan özlemli bir bekleyişti artık Çiya’nın ki.
Bir türlü kendilerine denk gelmeyen o dağlıların , bir gün onların otobüslerini de çevirecekleri umudu.
En büyük kahramınıydı onun, dağların gizemli görünmezliğinde bir türkü söyleyenler...
Bir yaz sonuydu.
İlçede kurulan lunapark’ta çalışıyor, boş zamanlarında güneştepe aile çay bahçesine çıkıp oturuyorlardı.
Adana’da ki Newrozda ayağından yediği kurşun yüzünden sekerek yürüyen Resul, Çiya, Dıjwar , entel Bekir ve bir kaç arkadaşla birlikte kasabaya tepeden bakıyorlardı.
Resul dağları anlatıyordu onlara.
Kararan günle ışıklara bürünen kasabada artık onu çeken hiç bir şey kalmamıştı.
Kararını vermişti artık.
Aynı gecelerden bir gece ağbisiyle kasabanın ışıklarını seyrederken açıkladı ağbisine.
‘Ben artık yabancıyım ağbi bu kasabaya’ bu esir yaşama, artık ne otobüs muavinliği, ne kahve çıraklığı nede lunaparkta tombalacılık yapmak istemiyorum. Anlıyormusun, boğuluyorum artık.
Dıjwar sessizce onaylıyordu onu.
,Kararımı verdim, arkadaşlarla konuştum,
gideceğim.
Sustu Çiya.
Hiç bir şey diyemedi Dıjwar.
Herşeyden bi haber kendilerine yemek hazırlayan ‘karakız’ bacısını süzdü bir süre.
Boğazında bir hıçkırık düğümlendi kaldı.
Gözyaşlarına direnebilmek için çok çabaladı ama kabına sığmayan bir kaç damlaya mani olamamıştı...
Toprak hala günden kalan sıcaklığındaydı.
Çocukluğunu geçirdiği toprağı avuçladı iki eliyle Çiya.
Günün son ışıkları tepelerden ağır ağır çekiliyordu.
Tam iki köyün orta yerinde buluşmuşlardı en yakın arkadaşı Haydar’la.
Haydar adı küçükle başlayan Çiya ise büyükle başlayan köydendi. Ama aynı sıralarda birlikte oturmuşlardı.
Bir müddet havadan, sudan, herşeyden konuştular.
Şakalaştılar.
İçi kıpır kıpırdı Çiya’nın. İçindekini, aldığı kararı, bu büyük heyecanı biriyle paylaşmak zorundaydı.
Bir an önce anlatmak istiyordu.
- Gidiyorum,
dedi sadece.
Bir an sessizlik oldu.
Cırcır böceklerinin sesine arada bir köpek uluması karışıyordu.
İkiside uzanmış elleriyle arkaya yaslanmış kafalarını kaldırmış yıldızlara bakıyorlardı.
- nereye?
Diye sordu Haydar.
Ama biliyordu aslında cevabı.
- böyle yıldızlar gibi oradan oraya kaymayacağım Haydar, dağlara, memlekete gideceğim. Dedi.
Hirfanlıya doğru ovadan bir traktör sesi geldi.
Kendilerine doğru döndüğünde uzaktan ışıkları parlıyor , yön değiştirdiğinde kayboluyordu.
,Şu traktörün ışığına bak.
Dedi Haydar’a.
Kafalarını Hirfanlı ovasına doğru çevirdiler.
- işte o bingöl dağlarında gece otobüsümüze eşlik eden timler böyle de değil daha kocaman ışıklarla o dağları tarayarak, onlarla, yüzlerle korku içinde bizlere eşlik ediyorlardı.
Dağlarda zifiri bir karanlık vardı, ama bende o anki heyecanı yaşamadan sana anlatmam imkansız.
Sustu bir an.
‘Bak Dağdayız şu kör ışıklardan, köle yaşamdan, yoksulluktan herşeyden bağımsız sadece yukarlardayız. O insanlar dağlarda ki evlatları ya huzurla gururla bakıp uyuyorlar. Uyumayan dağların karanlığına korku içinde bakansa o lanetler. Onun içinde gelip o en masum uykularında ki insanlardan öc alıyorlar.
Anlıyormusun?
Hırslandı bir an.
Elinde ki çantayı uzattı Haydar’a ayrılırken.
- Bu uzun bir yolculuk, ne zaman dönerim, dönerim mi onu da bilmiyorum ama kitaplarım sende kalsın Haydo. Dedi.
Sarıldılar sıkı sıkıya.
Kasabanın alt tarafından geçen E5 karayolunun kenarına yanaşan otobüsle Çiya’nın heyecanı daha da artmıştı.
O kadar otobüslerde muavinlik yapmış, otobüslerin altından girip üstünden çıkmıştı.
Ama bu kez yüreğinin heyecanına hakim olamıyordu.
Ayağında yeni ‘mekap’ ayakkabılar, kolunda yeni saat , tişörtü, pantolonu yeniydi.
Yerinde duramıyordu Çiya.
Otobüs yanaşınca yanında sessiz dikilen ağbisi Dıjwar’a sıkıca sarıldı.
Otobüse bindi. Ardından Dıjwar ve onlarla giden ilişki arkadaşları bindiler.
Çiya Koltuğa oturmak üzereyken ardında dikilen Dıjwar’ı gördü.
Şaşırdı, heyecanlandı.
Dıjwar onun konuşmasına fırsat vermeden göz kırpıp yanına oturdu ve onun kolunu tutup sıktı.
- Benden önce davrandın ama biz birlikte başladık birlikte de bitireceğiz.
Yutkundu Çiya
-ağbii... dedi belirsizce. Gözleri doldu.
bir şey söyleyemedi.
Onlar kasabayı tozlu sessizliğiyle bizlere bırakıp gittiğinde kendimizden bir parça gitmiş gibiydik.
Çiya ağbisiyle heyecanlı bir şekilde 20 metrekarelik küçücük manifatura dükkanında beklerken gidişini kimselere belli etmemeye çalışıyor ama heyecanı, sabırsızlığı bir şeyleri ele veriyordu.
O büyük , kutsal kararı almanın gururu da heyecanıyla birlikte yüzünden yansıyordu.
Onların gidişi herkeste, hepimizde bir heyecan yaratmıştı.
O, kasabaya sığamayan ama onlar gibi de güçlü çıkamamanın ezikliği, içten içe özlemi vardı kalanlarda.
Onlar, Kendileri küçük yürekleri büyük olanların, fizikte büyük, ruhta küçüklüğü yaşayanlara seslenişleriydi.
Onları saran ülke özlemi, özgürlük duygusu sevdaları gözlerinde, yüreklerinde okunuyordu.
Çünkü onlar Gerilla olmaya adaydılar.
Kimi düşünemez insanlarda ise sessiz bir bekleyiş, gülmeyen bir yüz ve küçük bir yürek sahibidirler.
Bugün geride kalanlar da nitekim o kasabayı tozlu yollarına, pinekleyen esnaflarına ve güneştepesine terkedip bırakıp gittiler.
Ama hep, onların yüzyılların özlemine kavuşan tarihi dönüşlerini gerçekleştirememenin burukluğunu beraberlerinde taşıdılar.
Aydınlığın, onurun meskeni dağlarda onlarla aynı topraktan çıkıp giden bir yoldaşları onları karşılamış, kucaklaşmışlardı.
Daha O dağlara, ‘ülkem’ diye toprağına uzanıp çiçeklerini, havasını soluduğu topraklarına, dağlarında ki o meçhullere, zalimlere korku olan o gizemliliğe doyamadan , göğsümüzün orta yerinde patlayan bir tank mermisiyle canını ülkesine teslim eden Çiya’nın hemşerisi, hevali şöyle yazıyordu :
‘Çiya noktaya geldiğinde orada ağbisini gördüve iki kardeş birbirlerine bakarak gülüştüler. İdil, Şırnak ve Cizre’ye geldik. Cizre’de bir kaç gün kaldıktan sonra altmış arkadaşla sınırı geçip Haftanin’e geldik. Yol boyunca çok neşeli ve sevinçliydi. O’nun bu neşesi bize moral veriyordu. Haftanin’e geldiğimizde karargah komutanı bizi karşıladı. Bize bir konuşma yaptı.
Çiya’nın Ankara’dan geldiğini öğrenmişti. Çiya yoldaşa dönerek ‘ Bu bir tarihi dönüştür’ demişti. Bir süre sonra kadro eğitimini almak üzere Metinan’a gittik. Orada biraz kaldıktan sonra ihanetçilerin muhtemel saldırısını karşılamak için intişara çıkmıştık. Daha sonra savaş başlamıştı. Yeni düzenlemeler yapıldı. O’nunla bir grupta Haftanin’e geçtik. PAK noktasına kadar beraberdik. Oradan cephelere dağıldık.
Çiya yoldaşımız PAK tepesinde ki cephede savaşa katıldı. Uzun süre savaştı’
Yüreğini, kahramanlığını savaşta da ispatlayan Çiya savaşın son günlerinde Türk güçleri ve ilkel milliyetçi işbirlikçilerinin saldırısında mevzisine isabet eden bir tank güllesiyle şehadete ulaşır.
Kardeşinin şehadetinden sonra onun adını kendi adının başına alan Dıjwar’sa ondan üç yıl sonra Lice’de Manga Komutanı olarak girdiği bir çatışmada şehit düşer.
Sürgünün, kaynağa dönüşün en onurlu bayrakları olan onlar yüzyıllar sonra buldukları vatanlarıyla bir daha kopmamak üzere kucaklaştılar.
Onlar yüreklerimizdir.
Şehadetleri yüreklerimizde patlayan bombalardı ama anıları, mirasları onurla taşıyacağımız bayraklardır.
O onura sahip çıkacağız,
Ta ki o dağlardan zulmün gölgesi kalkana kadar ...
www.vegernu.com |