
![]()

BASIM YERİ: ROJ MATBAASI
TARİH: EKİM 2005
KAPAK RESİM: CİHAD CESUR
Kitap Halini İndirmek İçin Tıklayın
“Bağdat Yüreğim Oldu”
Mahir Aydın
“İslamın sultanı bir gece hayretle uyanarak rüyasını bir vezire anlatmış. ‘Gece rüyamda başım altun, gövdem gümüş, göbekten aşağımın bakırdan olduğunu gördüm.’ demiş. Sultan-ul Ulema ona ‘Sen dünyada kaldıkça dünya halkı huzur içinde kalacak, altun gibi kıymetli ve halis olacaktır. Senden sonra evlatların zamanında gümüş derecesine düşecek, torunların zamanında bakır gibi olacaktır. Saltanat üçüncü batına erişince halk birbirine düşecek, vefa ve şefkat kalmayacak, dördüncü ve beşinci batında Anadolu tamamıyla harap olacak, Selçuklu hanedanı zeval bulacak, dünya nizamı kalmayacak, küçük insanlar büyük mevkilere kurulacak, mühim işler aşağı kesimlerin eline düşecektir.’ demiş.”
YILANLARIN EFENDİSİ
Hayret! Karşısındaki adam, onun ta kendisiydi. Şimdi o, kendi haline bakıyordu. Acem ülkesinin büyük ela gözlü, bal dudaklı, dimdik süt beyaz memeli, ince belli, geniş kalçalı dilberleriyle aynı yatağa çivilenmiş gibiydi ünü Anadolu’dan Suriye’ye kadar yayılmış Moğol komutanı Baycu Noyan’ın gölgesi Yasavur Noyan.
Günlerden esen rüzgâr dinmemiş, zirvelerinde karların eridiği dağ eteklerinde otağlarını kurmuş olan zalim Moğollar bile üşüyüp kürklerine sarılmışlardı. Azgınlaşan rüzgâr durmak bilmeyince ağaçlar devrilmiş, çadırlar uçmuş, ekilen ne varsa kırılıp devrilmişti. Kimilerinin, “Üç gün sürer, üç günde dinmezse bir hafta sürer. Bir haftada da durmazsa kırk gün sürer.” dedikleri rüzgârın sebebini merak eden istilacılara çeşit çeşit öyküler anlatılıyordu. Bunun uzun bir öykü olduğunu söyleyen yaşlı bir Acem, yılın bu günlerinde Çoban Yıldızının Güneşle savaştığını, sabahları ondan önce doğmak için çabaladığını söylemişti. Bu savaş günlerce sürer, sonunda tan doğumunda Çoban Yıldızı görününce rüzgâr diner, dünya sakinleşirdi. O gün, soğuk bir rüzgâr Moğol çadırlarını dövüyordu. Yasavur’un çadırı önünde nöbet tutan asker, başını kürkü arasına sokmuş halde uyuyakalmış, kürkü üzerinden kayan komutanın bedenini ise örtememişti...
Sanki hep böyle anların şehvetiyle yanıp tutuşmamış mıydı ki evet, öyleydi ama artık haremindeki cariyelerin ona haz vermediklerini duymayanda kalmamıştı. Askerlerin talan ettikleri illerden getirdikleri kızlarda ya da kurnaz tüccarların hediye sundukları kadınlarda aradığı cazibeyi bulamıyordu artık Yasavur. Öyle sanıyordu ki dünyanın güzellikleri, gizemli zevkleri, kendisinden saklanıyor, atlarının toynakları altında toz duman olan diyarlar güzelliklerini istilacılardan kolluyorlardı.
Bu bir gerçekti. Ev sahipleri olan halklar, davetsiz misafirlere kurbanlık koyunlar gibi boyunlarını uzatırken bile “Sizi kandırdık!” diyen gözlerle bakıyorlar, içten içe gülüyorlardı. İran ve Türkmen illerinde kan oluk oluk akıyor, kayıtsızlık ve mutlu ölümler Yasavur’u çileden çıkarıyordu. Boynu vurulan yüzlerce çoban ya da gezginde hep o sır dolu bakışları görmüş, neyi gizlediklerini merak etmiş, sonra da bu sırrın ardına düşmüştü. Tüm Moğol hanlarının ve Yasavur’un ardına düştükleri bir şeydi bu.
Bedenleri gül sularıyla yıkanmış, ince tüllere sarınmış gizemli kadınlar sevilmeyi bekliyorlardı. “Haydi aslanım, daha ne duruyorsun...” deyişleri Yasavur’un kulaklarında yankılarınıyordu. Onlarda bir farklılık olduğunu sezmişti. Adaleleri kasılmış, alnı, boynu ve tüm vücüdu ter içinde kalmıştı. Onlara uzanmak istiyor ama yerinden kıpırdayamıyordu. Tanrım, ne acı bir durumdu bu. Farklı dinlerden ve dillerden yüzlerce kadını altına alan Yasavur’un erkekliği bağlanmıştı sanki. Kâbus görüyor olmalıydı. Beyni zonkluyor, nefesi boğulacakmış gibi daralıyordu. Olsa olsa Moğol hanedanına düşman İran’lı büyücülerin falları ya da dağ başlarını mekân bilen kâhinlerin muskaları çarpmıştı onu. İşte yanı başında şehvet ateşiyle tutuşan kadınlar da bu cansızlıktan sıkılmaya başlayıp aralarında konuşmaya başlamışlardı. Yasavur’un cansızlığını sorguluyor, istekle tutuşan bir ruha sahip cansız vücuda acı dolu bakışlarla bakıyorlardı.
Yasavur ölecekti sanki. Ötedeki silahına bile eli yetişmiyordu. Yoksa bu utanç verici ana tanık olan kadınları birer tavuk gibi boğazlamakta tereddüt etmeyecekti. Bu da olmazsa bir kaç adım ötede çadırın dışında nefes alış verişini bile duyan nöbetçi vardı, ona seslenmek istiyordu. Ama ağzından ses çıkmıyordu. Kadınlar da artık ona öfke duymaya başlamışlardı. Sanki ondan korkuları kalmamıştı. Öyle ya, acaba ne kötülük edip de bu hale düşmüştü. Kadınlar birden beyaz giysilere bürünmüş halde ortaya çıktılar. Çırılçıplak halde kalansa Yasavur’du.
Kadınlardan biri ona seslendi:

“Heyy! Acem ellerinin ünlü komutanı! Hele bir kalk da haline bak. Ayakların bakıra, gövden gümüşe, başınsa altına dönüşmüş. Görsene halini. Sen taş olmuşsun Yasavur Noyan. Noyan. Noyan...”
Şimdi de kanatlanan kadınlar çevresinde fır dönmeye başladılar. Yasavur bu sefer ağır zırhlarını giyinmiş halde yataktaydı. Çevresinde uçuşan in mi, cin mi olduğunu bilmediği kanatlı yaratıklar birer güvercin olup içeri giren, bakışları gizemli, nur yüzlü bir adamın omzuna tünediler. İçinde fırtınalar esen Yasavur, yabancıya seslendi:
“İşte, beni bu hale getiren büyücü sen olmalısın. Yaptığın büyüyü hemen bozmazsan kafanı uçuracam.”
Kıvırcık siyah saçları omuzlarına inen uzun boylu, esmer tenli adam elindeki asayı ona doğru uzattı. Işık saçan asa yılana dönüştü. Aniden Yasavur’un yüzünü teğet geçen yılan tekrar asaya dönüştü. Kâhin, omzundaki güvercinlerle havalandı. O sırada soğuktan iki büklüm halde kıvrılmış olan Yasavur, yataktan fırlayarak;
“Dur! Yılanların efendisi, dur diyorum sana!...” dedi.
Sesle birlikte dışarıda uyuklamış olan nöbetçinin elinde kılıcıyla içeri girmesi bir oldu. Terden sırılsıklam olmuş Yasavur, şaşkın halde nöbetçiye bakarak;
“Yabancı bir adam, korkunç bir büyücü başıma musallat olmuştu.” dedi. Uyuklamakla büyük bir suç işlediğine inan nöbetçi korktu. Köse yüzündeki seyrek sakalı titredi. Buz gibi yerinde kala kaldı.
“Büyücü rüyama girmişti.” diyen Yasavur da nasıl bir kâbus gördüğünü anlayamamıştı. Komutanının bu açıklamasıyla içerde gerçek bir adamın olmadığını anlayan nöbetçi ise rahat bir nefes alarak konuştu:
“Tanrı, kutsal Moğol soyunu pis İranlıların büyülerinden korusun efendimiz.”
Yasavur, korkuyu yendikçe konuşabiliyordu.
“Yılanları vardı. Onların efendisiydi.” dedi.
Ordularda komutanlarla savaşçılar arasında kimi zamanlar böyle dertleşmeler olur. Komutanlar sıradan askerlere sık sık içlerini döküp danışabilirler. Hatta kimi zamanlar karar almakta zorlandıklarında bile yanı başlarındaki emir erlerine nasıl karar alacaklarını sorar, buna pişmanda olmazlar. Ama askerler için aynı şey geçerli değildir. Onların söyleyecekleri her şey başlarına olmadık belaları getirir.
“Acaba kim olabilir? Kimler bana büyü yapmak isterler? Yoksa o çok bahsedilen Alamut’dan gönderilmiş bir şeytan mıydı bu adam?...”
Nöbetçi bu sözlerle daha da rahatlamış olarak söze girdi. Ne de olsa efendisi ona muhtaç düşmüştü.
“Efendimiz, çok garip bir rastlantı ama geçenlerde ben de ‘Yılanların Efendisi’ diye bahsedilen bir dervişi duydum gibi.”
Yasavur şaşırdı. Hemen yatağından sıçradı.
“Ne diyorsun sen!..” diyerek emir erine sokuldu. Diğeri bir eliyle sakalını sıvazlayarak konuştu:
“Evet, evet hatırlıyorum. Sanırım kapımıza gelen bir anberci bahsetmişti bundan. Buradan bir günlük yol mesafedeki bir dağda ‘Yılanların Efendisi’ denilen bir dervişin hüküm sürdüğünü söyledi bana.
Yasavur şaşkınlık ve şüphe karışımı bir ruh haliyle emir erinin altın değerindeki sözlerini ölçüp biçiyordu. Ama öncelikle ona karşı fazla altta kalmamak için kızgınlıkla çıkıştı:
“Tanrım, neler oluyor burada. Kimdir bu anberci? Nerededir şimdi? Neden daha önce bana haber vermedin?”
Nöbetçi sindi. İçe büzüştü.
“Efendimiz, yaşlı ve gözleri fazla görmeyen çulsuz bir adamdı anberci. Şimdi kimbilir hangi diyarlara gitti. Ah akılsız başım, nasıl oldu da fark etmedim bu işin altında bir bit yeniği olduğunu.”
Yasavur karar vermişti.
“Sabahleyin tüm büyücülerim ve casuslarım huzurumda hazır olsunlar.” dedi.
Ona boyun eğen asker dışarıya çıkmaya niyetliydi ki Yasavur, aklını kurcalayan asıl şeyi ona sordu:
“Kimdir bu derviş? Hangi millettendir?”
Nöbetçi ona doğru eğilerek konuştu:
“İşte amberciye ben de bunu sordum efendimiz. Ne iyi etmişim değil mi? Evet, sordum ona bu densizin kim olduğunu. O da dedi ki; ‘Yılanların Efendisi, çok uzak diyarlardan yola çıkıp gelmiş bir Kürt’tür. Onlar ateşe taparlar.”
Yasavur’un içindeki şüpheleri katmerleştiren sözlerdi bunlar. Zaten o da böyle bir şey bekliyordu. Diğeri konuşuyordu:
“Dedi ki, bu Kürtlerin Müslüman’ı Müslüman, Hıristiyan’ı Hıristiyan değilmiş efendim. Tüm dinleri bozarmış bunlar. Hâla manastırlara sığınır, yeraltındaki gizli kentlerde ışık arayışını sürdürürlermiş.”
Yasavur hükmünü verdi. Bu hüküm ta Cengiz Han’dan beri verilmiş bir hükmün tekrarıydı.
“Tüm İranlılar ve Irak ülkesindekiler gibi yani, bunların hepsi bozuk dinliler. Şüphesiz bunlar kendi dinlerine de ihanet etmekteler. Ve tanrı, hepsini yola getirmemiz için bize kutsal görevi verdi.”
Yasavur sustu. Nöbetçi dışarı çıktı. Saatler geçmiş, Çoban Yıldızı gökte parlamaya başlamıştı. Günlerdir süren rüzgârsa çoktan dinmişti...
*
Bir zamanların ünlü Harzemşahlar sultanlığı yıkılmış, dünyanın gözbebeği kentler yakılmışlardı. Ama Sultan Celaleddin unutulmamış, kahramanlıkları dilden dile dolaşan İslam mücahidinin bir gün dönüp ülkesini kurtaracağına inanılmıştı ta ki onun da Meyarfarkin denilen bir Kürt ilinde çulsuz bir kişi tarafından hançerlendiği haberi gelene kadar. Babası Sultan Muhammed, Cengiz Han’ın önünden hazar denizine kaçmış, orada bir adada gizlenerek kahrından ölmüştü. Celaleddin boş durmamış, dağılan ordularını toplayarak tekrar tekrar defalarca Cengiz’in karşısına çıkmıştı. Yedi canlıydı sanki. Hindistan’da bile ordusu yok olmuş, atıyla birlikte İndüs ırmağını zorlukla aşmış, sonu geldiğine inanılırken tekrar ordusunu toplamış, bu becerikliliği ile Cengiz Han’ın bile takdirini kazanmıştı. Buna rağmen güçlü Moğol ordusu karşısında tutunamamış, ülkesini ordusuyla birlikte terk etmişti. Suriye ve Kürdistan’a musallat olmuş, Anadolu’nun göbeğinde Sultan Alâaddin’le savaşmış, böylelikle İslamı birleştirmek hayali de tutmamıştı. Son yenilginin ardından bu sefer şansı yaver gitmemiş, ordusunun ardından giderken vurulmuştu.
O’nun yokluğunda her tan doğumuna selam duran barışçıl dervişler yazları toprakla uğraşıp koyun sürülerini otlatırlar, kışları da kale şeklinde tahkim ettikleri manastırlarına çekilip Sır Mushafı’nda gizli olan anlamlarını bulmaya çalışırlardı. Kısa zamanda ülkeyi ellerine geçirip Taşkent, Buhara, Nişapur gibi dünyanın gözbebeği kentlerinde taş üstünde taş bırakmayan Cengiz’in orduları her ne kadar dini inançlara saygılı görünmüşlerse de, dağ başlarındaki tarikatları fitne fesat yuvası görüp çekinmişlerdi. Bunun nedeni, Alamut gibi kalelerle çevrili olan tarikatların büyülü olduğundan korkmalarıydı.
Büyü, doludizgin giden bir atın tepe takla olmasına neden olan küçük bir hayvan, okunu ceylana çeviren usta bir avcının gözüne takılan bir gül gibi tehlikeliydi. Atları, kadınları ve silahlarıyla uçsuz bucaksız bozkırlardan yola çıkan barbarlar için sihrine akıl erdiremedikleri bu kentler, atlarının ayakları altında un ufak olmayıp bu insan başları gövdelerden ayrılmadıkça kendilerine rahat yüzü yoktu. Garip bir ikilemdi bu. Bir taraftan tanrının kendilerini Farsları, Kürtleri, Arapları ve Türkleri yola getirmek için görevlendirdiğine inanır, ‘La Billâh!’ diye haykırarak binlercesini mutlulukla boğazlar, bir taraftanda sinmiş halkların hilelerle iktidarlarını ellerinden kapmasından korkarlardı. Bunun için olacak ünlü kadıların, büyücülerin boğazlarını kestirirken son sözlerini dinlemek için kulaklarını kurbanların ağızlarına kadar getirir, geleceklerini öğrenmeye çalışırlardı. Merak ettikleri en son şey ise Hz. Ali’den beri var olduğu ileri sürülen ve gelecekte olacakları yazdığı rivayet edilen Sır Mushafı’nı ele geçirmekti.
Silahlı adalelerin gücü her zaman bilginin gizli gücünden korkmuştur. Bunun için olacak dünya yerle bir olup biat etse de önlerinde Moğol Hanları, her türlü fitne fesadın döndüğü kentlere acımasızca saldırmışlardı. Buna karşın bir kentti ele geçirmekten daha zor olan Alamut gibi kalelere saldırmak için uygun zamanları kollamaktaydılar.
O günkü kâbustan sonra Yasavur, büyücülerini ve falcılarını toplayarak danıştı. Bir kalede yaşayan barışçıl Yörükleri tarumar etmeye karar verdi. Ağzından çıkan bir sözle yüzlerce atlıyı yekvücut halde savaşa sokan adam, Harranlı denilen dervişin müritleri ile üslendiği kaleye giderken ne kadar kendinden emin görünse de, içten içe nasıl büyülerle karşılaşacağını düşünüyordu. Onunla birlikte askerleri de böyle kalelerde oldum olası gizli savunma yöntemlerinin olduğunu bildiklerinden kaygılılardı. Ya kalenin burçlarında gizli okçular, ya da o çok bahsedilen yağlarla dolu kazanlar, taş savuran mancınıklar vardı. Kim bilir belki de içlerinde aç bırakılmış vahşi hayvanların bulunduğu derin hendekler kendilerini beklemekteydi.
Dere tepe demeden yürüyen Moğollar, yol boyunca hiçbir insana ya da otlayan sürülere rastlamayınca şaşırdılar. Sanki Yörükler sabahın köründe uçup gitmişlerdi. Dağa kurulmuş kaleye ulaştıklarında da kimseler görünmüyordu. İn cin top oynuyordu sanki. Kalenin kapısını da ardına kadar açık görünce şaşırdılar. Kalenin büyülü olduğundan şüphe ettiler. Çünkü Yasavur’un hemen yanında duran casusu daha birkaç gün önce buraların insan kaynadığını kale kapısının da hiçbir zaman açık bırakılmadığını söylemişti.
*
Şimdiye kadar hep savaşarak ele geçirdikleri kalelerin tersine, kapıları sonuna kadar açık bir kalenin önündeydiler. Onca hazırlıklarına, zırhlı heybetlerine, kılıçlarının keskinliğine, erkekçe öfkelerine yakışmayan bir şey vardı bu işin altında. İşte o sırada kalenin içinden bazı sesler duyuldu. Moğollar ellerini kılıçlarının kabzalarına götürdükleri anda beyaz entarili bir adam bir toplulukla beraber dışarı çıktı. Esmer, uzun boylu, kıvırcık saçları omuzlarına inen adam gülümseyerek Yasavur’a doğru yürüdü.
“Hoş geldiniz Moğol kardeşlerimiz. Güneşin aydınlığı hepimize yetsin.” dedi.
Casus, Yasavur’a yanaşarak; “İşte Harranlı budur.” deyince Yasavur’un kaşları çatıldı. O anda kılıcını çekip haddini bilmez adamın boynunu uçurmayı düşündü. Fakat ne olursa olsun bu korkusuzluğun altında yatan gücü de merak etti.
“Kimsenin gücü güneşe denk olamaz. Senin kılıcın güneşin ışınlarından daha keskin değildir.” diyerek konuşmasına devam eden Harranlının, sevgi, umursamazlık dolu bir sesle meydan okuyuşu şaşırtıcıydı. Yasavur hiddetle kılıcını çekti. Beyaz entarililer öne çıkıp ikiye ayrılarak birisine yol verdiler. Ama görünürde kimseler yoktu. İşte o anda iki karayılan Harranlının omuzlarına çıktılar. Aynı sırada kişneyen atı Yasavur’u üzerinden attı. Diğer atlar da ürktüler. Bazıları üzerlerindekileri yere atarak kaçtılar. Koskoca ordu sarsıldı. Askerler söylenmeye başladılar.
“Bu kalede cinler var.” dedi birisi. Kalenin içinde daha kötü iblislerin olduğu fikri Moğolları sardı.
“Ben kaleye geldiğimde ortalıkta tek bir yılan görmemiştim.” dedi Yasavur’a atına binmesi için yardım eden casusu. İşin doğrusu Yasavur, Harranlının gücünden etkilendi. Kafasında onunla ilgili başka düşünceler oluşuyordu ki;
“Çevremizi yılanlar sardılar.” dedi bir başka asker. O sırada soluk benizli, hastalıklı yüzünde kaşları dökülmüş, bakışları donuk, aksakallı bir derviş öne doğru çıktı. Harranlıya saygıyla bakarak selam verdi. Sonra homurdanarak davetsiz misafirlere seslendi:
“Buyurun kalemize, bu gece misafirimiz olun.”
Artık kaleye girmeye pek istekli olmayan askerlerine bakan Yasavur, üzerine atını bile süremediği Harranlıya sert bir dille seslendi:
“Şu yaşlı adamın hastalıklı yüzüne bakınca kalenin içinde nelerin olduğunu anlamak zor değil. Artık bize bağlısınız, her altı ayda bir, bin koyunu otağıma getireceksiniz. Ayrıca kaledeki tüm yılanlar öldürülecekler. Bir yıl sonra ise buraları terk edip gideceksiniz.”
Kendince Harranlıyı tehdit ederek askerleri karşısında güçlü olduğunu hissettiren Yasavur oradan ayrılacaktı ki Harranlıya dikkatle bakarak;
“Eğer geleceği okuyabiliyorsan dile bizden ne dilersen. Seni büyük hanımız Batu Han’ın, Hülagü Han’ın, huzurlarına kadar götürür, hayal edemeyeceğin kadar büyük servetlere boğarım. Bunu bir düşün. Cevabını bekleyeceğim.” dedi.
Harranlı ona bir cevap vermedi. Yalnızca istediği koyunların bir gün sonra otlağına gönderileceğini söyledi. Moğollar ayrıldılar. Moğol ordusuna karşı fazla şansları olmasa da kalede savaş için hazırlanmış olan Kaya Bey’in adamları, Harranlıyı sevinçle karşıladılar.
“Şunu unutmayın dostlarım, imanın gücü her zaman silahın gücünü yenmiştir.” dedi Harranlı. Sonra Kaya Bey’le arayışını birlikte başlattıkları ihtiyar derviş Nizama alıp Moğolların şartlarına karşı ne yapacaklarına kararlaştırmak için baş başa verdiler. Harranlı önce arkadaşlarını dinledi. Konuşan Nizam’dı:
“Bence tüm Yörükleri Moğollara karşı baş kaldırışa çağıralım. Onların şartlarını kabul edemeyiz. Yarın önderimiz Harranlının utanmadan otağına gelmesini de isteyecek, belki de tutuklamak isteyecektir. Kim bilir Sır Mushaf’ından da haberi vardır.”
Kaya Bey’in de bakışlarıyla Nizam’a katıldığı anlaşılıyordu. O da;
“Halk, Moğol zulmünden çoktandır bıktı. Celaleddin’in ölümü ardından direniş umutları kırıldı. Herkes her şeye boyun eğiyor. Böyle giderse insanlığımızı yitireceğiz diyenler çok.” deyince arkadaşlarını iyi tanıyan Harranlı bu sözlere gülümsedi. Sonra yüzündeki ifade ciddileşti.
“Hepinizin kanınızın son damlasına kadar savaşacağınızdan şüphem yoktur. Fakat çevremizde neler olup bittiğinden de haberdar olmalıyız. Anadolu’dan gelen haberler iyi değil. Yoldaşlarımız Baba İlyas ve İshaklar da acele etmişe benziyorlar. Hâlbuki zayıfların güçlülere karşı savaşmalarının birinci kuralı olsa olsa güçlü orduyla karşı karşıya gelmeyip iç karışıklıklar çıkarmak olmalıdır. Orduyu besleyen kaynakları dağıtmak, manevi güçlerini çökertmek daha doğrudur. Anadolu’daki dostlarımız Kürtlerin ve Türkmenlerin desteklerine sahip oldukları halde dengesiz ve zayıf bir hükümdar olan Gıyaseddin Keyhüsrev’in oyununa gelerek erken bir savaşa tutuştular. Sözde hükümdar, Baba İlyas’ın atını kendisine istemiş. O da atını vermek istemeyince savaş çıkmış. Demek ki tehlikeyi gören hükümdarın casusları önceden dostlarımızı tahrik ederek isyana kışkırtmışlar. Yoksa at bir bahaneden başka bir şey değil.”
Kaya Bey ve Nizam şüphesiz kendilerinden daha derinlikli düşünen öncülerine boyun eğdiler.
“Bunları söylediğine göre bir bildiğin olmalı. En iyisi Sır Mushaf’ına uymak. Mademki savaş için erkendir diyorsun öyleyse Yasavur’a istediklerini fazlasıyla verir, tehlikeyi savuştururuz.” dedi Kaya Bey. Buna karşı Harranlı;
“Rüya da bir bahanedir. Anlaşılan Moğolların bazı korkuları var. Mutlaka onları kendilerine başkaldıracak insanlar olmadığımıza inandırmalıyız. Çünkü zamana ihtiyacımız var.” dedi.
Ertesi gün, otağı önünde bin yerine iki bin besili hayvan gören Yasavur mutlu olamadı. Bu ne biçim şeydi böyle! Bu Yörükler kendileriyle alay mı ediyorlardı. Sürüyü getiren çobanları huzuruna çağırttı. Sesi hiddetliydi;
“Yılanların Efendisine söyleyin, bu bize karşı bir hakarettir. Sizler kim oluyorsunuz da koskoca Moğol hanının ordusuna istenilen verginin iki katını gönderiyorsunuz. Biz aç kaldık da siz mi bizi doyuracaksınız. Yoksa bizden gizlediğiniz bir şeyler mi var? Şimdi size hak ettiğiniz cezayı veriyorum. Altı ay sonra iki bin koyun daha getireceksiniz. Ayrıca yaptığınız bu terbiyesizlik için birer kulağınızı ve burunlarınızı keseceğiz.”
Çobanlar, yaralı halleriyle tekrar kaleye döndüklerinde Harranlı büyük acılar yaşadı. Kaya Bey’i ve Nizam’ı kınadı:
“Yoldaşlarım, neden hâla bildiklerinizde ısrar ettiğinizi anlamıyorum. Neden düşmanlarımızı tanımak istemiyoruz. Kimden insaf bekliyoruz? Kim sizlere bin yerine iki bin koyun gönderin dedi. Böyle yapmakla Yasavur’u daha da kuşkulandırdınız. Haklı olarak bu dağ başında bu kadar koyunu nasıl bir araya getirdiğinizi, nasıl bu kadar cömert olabildiğimizi merak edecek, kaygıları artacaktır.”
Önlerinde zor günler olduğuna şüphe yoktu. En kısa zamanda bu kaleyi terk etmeleri gerektiği aşikârdı. Birçok görev kendilerini beklemekteydi. Her şeyden önce Harranlı Hindistan’a kadar gidecek, orada başka arayıcılarla, uzak diyarlardan gelen Hıristiyan misyonerlerle baş başa verip Mushaf’ın bundan sonraki serüvenini belirleyecekti.
Söylevden sonra Harranlı, yakın arkadaşlarıyla bir gece boyunca ne yapacaklarına karar vermek için tartıştı. Yasavur’un tuzağına düşmemek için bir an önce hareket etmeliydiler. Sır Mushaf’ını saklaması için Kaya Bey’e teslim ettiler. Manastırda geçirecekleri bir kış vardı. Daha sonra karlar erimeden Elburz dağlarına doğru göçeceklerdi. Harranlı, ileri görüşlü bir kişi olan George’u Nizam’la birlikte dervişlerin eğitimi için kalede bırakmayı düşünüyordu. Bunun için George’un iyi bir eğitmenci olduğundan bahsetti. Nizam fazla oralı olmadı ve bir süre sonra görüşünü açıkladı.
“Düşünüyorum da arayışımıza ortak olmak isteyen nice âlim, serbest düşünceli insanlar varken böyle hepimizin kaleye hapsolmamız doğru mu? Mesela Moğol komutanlarının çoğunun eşleri ya da anaları Hıristiyan’dırlar. Bunlarla bile ilişkiye geçilip açılmaz birçok kapıyı açmak sorun bile olmaz. George arkadaşımız bu konuyu hiç düşünmedi mi acaba?”
Bu sözlerden sonra Harranlı, George’u kalede bırakmaktan vazgeçti. George da verilecek her göreve hazır olduğunu söyleyince bir kırgınlık oluşmadan uzak kentlere gideceği kesinleşti. Manastır ise Nizam’a kaldı.
“İyi bir ışık arayıcısı olabilmek için ömür boyu ışığa hasret kalmak gerek. Kör olana kadar ışığı görmesek ne olur. O zaman içinizde büyük bir ışın doğduğunu hissedeceksiniz.” diyerek Nizam, Harranlı ayrılır ayrılmaz çile çekme dönemini başlattı. Ona göre eğitim çile çekmek demekti. Onlar her şeyden önce iyi birer tarikatçı olmalıydılar. Bunun yolu da kırk yıl çile çekerek nefeslerini öldürmekten geçiyordu.
“Onlar hepimizin öncüleriydiler. Anadolu’ya yerleştiğinde yaptığı ilk şey toprağı sürmek ve çobanlık yapmak oldu. İnsanlara hizmet etti ve perhizini bozmadı. ‘Ben bu arayışın öncüsüyüm. Benimde canım var. Şu fani dünyanın nimetlerinden birazda ben tatsam.’ demedi. Çünkü her şey tarikat içindi. Bizler onlardan bunu öğrendik. Onların ne yanlışlarını nede doğrularını sorgulamak haddimize düşmezdi. Hangimiz baba evimizde birer sürüngen değildik ki. Aklımızda hep şeytani şeyler yok muydu? İşte görüyorsunuz halimizi. Harranlı çok uzak diyarlara gitti ve manastırı bizlere teslim etti. Başka arkadaşlara da ihtiyacımız vardı. Ama onlarda gittiler. Bilmem ki şu dünyada olan biten rezaletleri bilmemizin ne faydası olacak.”
Zor bir zamandaydılar. Kar erir erimez Moğolların saldıracaklarına şüphe yoktu. Bunun için hiç kimse bir yanlışlık yapmamalı, günaha girmemeliydi. ‘İçimizde bir kişinin en küçük bir öfkesi, yan bakışı bile aramızda büyük nifakların olduğunun delilidir.’ dediği için Nizam, dervişler olur olmadık yerlerde hep gülücükler saçıyorlar, birbirlerine karşı saygı gösterişlerinde bulunuyorlardı. Böylelikle mutlu olan Nizam’dı. Safları sağlam tuttuğuna inanıyordu. Ama eksiklikler gösterenlerinde canına okunuyor, tüm dervişlerin önlerinde rezil kepaze edilerek cezalandırılıyorlardı. Sonraki günlerde dervişlerin kulakları hep koridordan duydukları baston sesindeydi. Hepsi kusursuz olduğuna inandıkları Nizam’ı bekler, o gün hangi gizli günahkârın ortaya çıkarılacağını merak ederlerdi. Git gide manastırdaki yaşam korku duvarlarıyla çevriliyordu.
*
Kara kış gelmiş, uçsuz bucaksız topraklar kar altında kalmıştı. Tüm yollar kapandığı için yaşam durmuş, inlerine sokulan insanlarda hayvanlar gibi yazdan sakladıkları yiyecekleri tüketir olmuşlardı. Bir şöminenin kurulduğu otağında kürklere sarılmış halde minderlere uzanmış Yasavur, önüne konulan lezzetli yiyecekleri tüketirken rahat değildi. Hazımsızlık çekiyor, emir erinin hazırladığı şurupları içerek rahat etmeye çalışıyordu. Ara sırada emir erine içini döküyordu.
“Yurdumuzda, Karakum çöllerinde daha güzel bir yaşamımız yok muydu sanki. Şimdi dünyayı da ele geçirsek büyücü İranlılara, fitne fesat işleriyle uğraşan Araplara ya da diğerlerine güvenemiyor ki insan. Bir gün gelip önümüzde boyun eğen, bağlılık gösteren bir prensin, ya da bir reisin ertesi gün düşmanlarımızın casusu olduklarını öğrenince şaşmıyorum artık. Bir sürü hediye getiriyorlar, bağlılık adına bunu yapıyorlar ama yediklerimizi de burnumuzdan getiriyorlar. Öldürdükçe de bitmiyorlar bir türlü.”
Yasavur tek dert ortağı emir eriyle böyle konuşurdu. Artık çevrelerindeki insanların ne kadar güvenilmez olduğundan, kendi casuslarından bile bazılarının şüpheli olduklarından bahsediyorlardı. Yasavur öfkelendikçe daha çok yiyeceklere yöneliyordu. Sonra karın sancılarıyla yediklerini kusuyordu. Hasta olduğu da duyulmuş, çevredeki hekimler, tüccarlar daha lezzetli yiyeceklerle otağın yolunu tutmuşlardı. Artık ticaret ve siyaset, Yasavur’un hastalığı çevresinde dönüyordu. Hemen hemen tüm dünyada geçerli bir şeydi bu. Sonbahara kadar savaşan orduların komutanları kış olduğunda tüm halktan ilgi ve hizmet beklerlerdi. Onlara ne kadar hizmet edilse azdı. Olur ya birisi kalkar da bu ne biçim düzen demeye kalkışırsa değil o komutanın, tüm Moğol hanlarının düşmanı olduğu ilan edilip boynu vurulurdu.
Yasavur, ele geçirdikleri topraklardaki insanların bağlılıklarından şüpheliydi. Bu şüphenin ünlü komutanı Baycu Noyan’da hatta Hülagü ve Batu Han’da da olduğunu biliyordu. Neyse ki dünyada henüz savaşacak ordular ve Celaleddin gibi maceraperest sultanlar bitmemişti.
Sonlarının ne olacağını mutlaka bilmeliydiler. Yasavur’un aklında Harranlı denilen derviş vardı. Onu ve yandaşlarını boğazlayabilirdi. Ama bunu yapmamıştı. Belki de böyle yapması daha iyi olmuştu. Harranlı mutlaka karlar erir erimez otağın önünde hazır olacaktı. Acaba gizledikleri şey neydi. Emir eriyle bunu da konuşuyor, merakı günden güne artıyordu. Bir gün dayanamayıp ellerini aniden birbirine vurarak ayağa kalktı. Kışın ortasında bir grup keşişi kaleyi kolaçan etmeleri için göndermeye karar verdi.
*
Davetsiz misafirlerin geldiklerini duyan dervişler şaşırdılar. Nizam bundan rahatsızdı. Ama birçok derviş manastırın kasvetli havasından sıkıldıkları için oluşan değişiklikten mutlu oldular. Nizam onlara bol bol günah işlememeleri, yabancılarla fazla haşır neşir olmamaları konusunda öğütler verdi. Zaten hep vurguladığı bir şey vardı, öyle çok serbest düşünceler kendilerine gerekli değildi. Bu sözlerden sonra farklı şeyler arayan dervişler umursamazlıkla geri çekilir, kendi kendilerine kimse ile konuşmamak için yasak uygularlardı. Tepkilerden dolayı kendi arkadaşlarıyla bile konuşmayanlar vardı. Bazıları da vardı ki kraldan daha kralcı kesilir, Nizam’ın sözcüsüymüş gibi dervişleri rahatsız ederlerdi. Bunların başında gelen Alptekin adında zayıf, ince, avurtları çökmüş, gözleri fıldır fıldır dönen bir dervişti.
Hıristiyan kafile kaleye kabul edildikten sonra onlara karşı sıcak bir misafirperverlik sergileyen Kaya Bey ve eşi Nilüfer Hatundu. Isınmaları için ateşler yakıldı. Kurbanlar kestirildi. Nizam bu kadarından rahatsızdı. Onun kaygıları manastırın içine dönüktü. Bunun için Kaya Bey’i uyardı. Mümkün olduğunca dervişler yabancılarla ilişkiye geçmemeliydiler. Kaya Bey yine de birilerinin onlara hizmet etmesi gerektiğini söyleyince Nizam epeyce düşündü ve bu iş için Alptekin’i uygun buldu. Geçen yıl George’un manastırda açık yüreklilikle yürüttüğü tartışmaları tahrik eden, diğerinin alçak gönüllüğünü kötüye kullanarak saygısızlık eden Alptekin’in tercih edilmesine Kaya bey anlam vermedi. Herhalde Nizam’ın bir bildiği vardı.
Bir gün istirahat eden Hıristiyanlar manastırı gezmek isteyince çevrelerine görünmeyen bir duvar örüldüğünü anladılar. Sık sık Harranlıyı görmek istediklerini söylediler. Ama onun hasta olduğu söylenince ısrarlı olmadılar. Sonra duvarlardaki semboller dikkatlerini çekti. Çeşitli dinlerin sembolleri duvarlara nakşedilmişti. Bunları da yalnızca Alptekin’e sorabildiler. Uzaktan geçip kendilerine belli mesafede duran dervişlerle konuşmak istediler. Ama diğerleri dilsiz gibiydiler. Alçak sesle konuşuyorlar, başlarını öne eğiyorlardı. Giysileri kaba yünlüden, sert bezdendi. Hiçbirisinin en küçük bir eşyası yoktu. Hepsinin saçları benzer biçimde tıraş edilmiş, aynı beyaz entarileri giymişler, aynı kara ekmeği yiyorlar, aynı kilim üzerinde uyuyorlar, aynı ipleri bellerine bağlıyorlardı. Gerçek bir manastırdı bu.
Sonra Hıristiyanlar kendi aralarında tartıştılar. Uzun süre manastırlarda kalmış olanlar bu gizliliğe anlam verdiler. Her tarikat böyle dört duvar arasında kendisini kutsamaya, yaşamını sorgulatmamaya ihtiyaç duyardı. Böyle yerlerde dünyaya meydan okumak kolaydı. Asıl sınav manastırın sınırları dışına çıkmakla verilirdi.
Onlara bilmeleri gerektiği kadar bilgiyi verecek olan tek kişi Alptekin’di. Bunu bilen Alptekin, Hıristiyanlara Nizam’dan bahsetti. Hiç bir maddi varlığı olmayan, kırk yıldan beri hırkasını atmayan, dervişlerle aynı kazandan çıkan çorbayı içen bulunmaz bir ahlakçı, şüphesiz Harranlıya en fazla bağlı olanlarıydı. Peki, Harranlı kimdi? Alptekin buna da kendince açıklık getirdi. Harranlı, Anadolu’ya göçen Baba İlyasların can yoldaşlarıydı. Sırları ise kim bilebilirdi ki. Belki şu duvarlardaki resimlerde, okunan dualardaki gizli kelimelerde ya da yıllarca sürecek çilelerin ardında gizliydi sırlar. Hiçbir derviş sırları sormazdı. Sırra ulaşılırdı.
O gece, baş başa veren Hıristiyanlar Harranlıyla Anadolu’daki dervişler arasındaki ilişkiyi merak ettiler. Baba İlyas’ı tanıdılar. Anadolu’da Selçuklu Sultanına başkaldıran Türkmenlerin liderleriydi. Ama asıl ilgi uyandıran şey, Alptekin’in daha önce ağzından kaçırdığı rivayette saklıydı. Alptekin, katledilen Sühreverdi’nin yoldaşı Şems’le Harranlı ve Baba İlyas arasında bağ olduğunu söylemişti. Şems’de ışığın öncüsü Sühreverdi’ye ait sırların olduğunu bilmeyen yoktu ki. Yoksa sırlarla ilgili yazılar Harranlının elinde miydi? O gece Hıristiyanları uyku tutmadı. Ertesi günde kaledeki resimlere bakıp durdular.
Alptekin’le kalenin içindeki boş odaları geziyorlardı ki Nilüfer Hatunun hizmetkârını telaş içinde gördüler. Ne olduğunu sorduklarında hizmetkâr onlara beyin küçük oğlu Gökhan’ı ateşler içinde yandığını, hekim başının bir türlü ateşi düşüremediğini söyledi. Akşama kadar çocuğun ateşi düşmesi için bekleyen Nilüfer Hatun, Hıristiyanlara başvurmak zorunda kaldı. Çocuğun üzerindeki örtüleri atan keşiş, sabaha kadar ateş gibi yanan bedeni ıslak bezlerle silip durdu. Sabahleyin nihayet çocuğun ateşi düştü ve annesine seslendi.
Çocuğunu iyileştirenlere minnettar olan kadın onlara ziyafet verdi. Ardından baş başa oturup fani dünyanın dertlerini konuştular. Her ne kadar Hıristiyanları Yasavur’un gönderdiği gün gibi aşikârsa da o anda açık yüreklilikle konuştular. İç çeken Nilüfer Hatun, Harzemşahların son sultanı Celalleddin’in kahramanlıklarını anlatıp durdu. Eğer o sağ olsaydı güçlü bir İslam ordusuyla Moğolları bu topraklara ayak bastıklarına pişman edeceğine şüphe yoktu. Hıristiyanlar kadının acısını yürekten hissettiler. Onların, Yasavur’dan korkmalarına rağmen yerleşik halkla bir sorunları yoktu. Onlarda mezhep kavgalarıyla boğuşan Avrupa dedikleri topraklardan başlattıkları çilelerle dolu yolculuğu anlattılar. Yolda neler neler görmemişlerdi ki. Konstantinopol şehri acılarına gömülmüş, haçlıların sokaklardaki fahişeleri piskoposların makamlarına oturttukları günler hâla unutulmamıştı. Öte yandan Anadolu’da isyanları bastırılan Türkmenler rahatsızdılar. Yeteneksiz bir sultan olan Keyhüsrev’in bir Moğol saldırısını püskürteceğine kimseler inanmıyorlardı.
Sıcak bir sohbet olmuş, birbirlerine ısınmışlardı. O sırada Hıristiyanlardan biri Nilüfer Hatuna altın bir haçın takılı olduğu bir kolye verdi. Ertesi gün Nilüfer Hatun boynuna o kolyeyi takmıştı. Bunu fark eden Alptekin bir şeyler sezip soluğu Nizam’ın yanında almıştı. Nizam’a neler anlattığı bilinmez ama yaşlı dervişin sirke küpü gibi köpürüp ona bir tokat aşk ettiği dervişler arasında duyulmuştu. Neler söylemiş olursa olsun kapı dinlemesi Hıristiyanlardan hediyeler almasının buna sebep olduğu tahmin edilir. Sonuçta Nizam’ın huzurundan kovulmuş, itibarı ciddi şekilde zedelenmişti.
Sıra Nilüfer Hatuna gelmişti. Nizam bunun için Kaya Bey’i huzuruna çağırttı. Onu karısının yaptıkları konusunda ciddi şekilde uyardı. Öyle ki itaatsizlikle suçlanan Kaya Bey’in onuru incindi. Herhalde Nizam’ın olan bitenlerden haberi yoktu. Hâlbuki Gökhan hastalanmasaydı bunların hiçbirisi olmayacaktı. Nizam’a hiçbir şey demeyen Kaya Bey boyun eğip huzurundan ayrıldı. Soluğu Nilüfer Hatunun yanında aldı.
“Nedir bu boynunda asılı olan şey!” diyerek elini kolyeye atan Kaya Bey, çektiği gibi kopardığı kolyeyi fırlatıp attı.
“Kimden aldın bu kolyeyi? Yoksa Hıristiyan’ın birine âşık mı oldun? Benim itibarımı, şerefimizi hiç düşünmedin mi? Nizam öyle şeyler söyledi ki ölseydim daha iyiydi.” diyen kocasını hiç bu kadar öfkeli halde görmemiş olan Nilüfer Hatun şaşkın ve üzgündü. Hâla başına gelenleri anlamış değildi.
“Hemen Nizam’ın huzuruna giderim. Ayaklarını öperim onun. Ben tarikata sadığım. Ne olur lekelemesinler onurumuzu.” diyerek yalvarmasına karşın kocası onu dinlemeyip gitti. Onun ardından kadın da gözyaşları içinde Nizam’ın huzuruna koştu. Onun yüzüne bile bakmayan Nizam sertçe;
“Ne istiyorsun?” dedi. Bu sözleriyle hâla ona çok kızgın olduğunu belli etti. Kadın, onun ayaklarına kapandı. Ayaklarını çeken Nizam hiddetle ayağa kalktı. Kadın ağlayarak haykırıyordu:
“Ne oldu bizlere böyle! Harranlı gitti gideli her şey çok değişti. İsa’yı bizde sevip saymaz mıydık? Nedir bu kuşkular. Söylesene Nizam, bu gidişin sonu ne olacak? Yarın hepimiz birbirimizden kuşku duyar hale geleceğiz.”
Bu sözler Nizam’ı çileden çıkartmaya yetti.
“Haddini bil bey kızı! Küstahlık etme. Dilin çok uzamış anlaşılan. Çocuk hastalanıyor ve hemen Hıristiyanlara koşuyorsun. Söylesene çocuğa büyü yapmadıkları ne malum. Ben dervişleri zor tutuyorum, öte yandan beyin karısı kalkıp neler neler yapıyor. Mahzenin senin gibi serbest düşüncelilerle dolu olduğunu bilmiyor musun? Hayır, sizlerle ben konuşmayacağım artık. Hesabınızı hâkimler kuruluna verirsiniz.” diyen Nizam, katı kurallarından taviz vermedi. Zavallı kadın bu sözlerin altında ezildi. Hâkimler kuruluna hesap vermek demek onurunun yerin dibine girmesi demekti. Son bir çırpınışla konuştu:
“Kaya Bey’in itibarı?..” Nizam umursamaz göründü.
“Önemli olan tarikatın itibarıdır.” dedi ve odayı terk etti.
Nizam’ın aldığı karar duyulunca tüm dervişler sarsıldılar. Her kuytu köşede bu olay konuşuldu.
“Nilüfer Hatun bir Hıristiyan’ı geceleyin odasına mı almış?”
“Birisi ona hediye mi vermiş, vay vay.”
“Demek ki Yasavur’dan selam getirmiş ha!”
Odasına kapanan kadın, oğluna sarılıp kalmıştı. Sonra dervişler gelip oğlunu da kucağından aldıklarında dünya güzeli kadın, deliye döndü. Kocasını haykırıyor, ihanet etmediğini söylüyordu. Ama koskoca kalede tüm gözlere mil çekilmiş, kalpler mühürlenmişti sanki.
Bu olaydan sonra Hıristiyanlar apar topar kaleden çıkarıldılar. Onların ardından yüzü örtülü olan bir kişide gizlice onların ardından çıktı. Akşam kaleye dönen adamın elinde kanlı bir çuval vardı. Nilüfer Hatun’un odasına varan adam yüzünü açtı. Kaya Bey’di. Perişan haldeki kadının önüne vardı. Kanlı çuvalı hiç acımadan kadının önüne döktü. Titreyen kadın Kaya Bey’e bir şeyler söylemek istedi. Ama dili bir türlü çözülemedi. Önünde kendisine kolyeyi veren Hıristiyan’ın kanlı başı duruyordu.
Kaya Bey’in yaptıkları kulağına gelince Nizam korktu. Herhalde Nilüfer Hatun’u hâkimler kuruluna vermekle fazla ileri gitmişti. Bu duruma müdahale etmek güvenlikleri açısından zaruri olmuştu. Kaya Bey’i huzuruna çağırtan Nizam oldukça yumuşak bir sesle onunla konuştu. Durum çok fazla abartılmamalıydı. Elbette Nilüfer Hatun’a güvenleri tamdı. Yalnızca verilen emre itaatsizliği sorgulanabilirdi. Kaya Bey’e kendi eliyle ünlü Gülistan çayından ikram eden Nizam, onun tekrar karısıyla barışmasını istemekteydi. Ama Kaya Bey çok değişmişti. Rengi solmuş, yüz hatları sertleşmişti. Çaya da el sürmemişti.
“Sen ne kadar namusumuza leke sürülmediğini söylesen de çamur atılmış, izi de kalmıştır. Ben onu affetsem de bu vakitten sonra da Nilüfer Hatun yaşayan bir ölü gibidir. Sanmam ki bir daha sevgiden, merhametten, coşkudan yana ne varsa görebilelim onda.”
Nizam yanlış yapmıştı. Tarikatın lideri olduğu için yanlışını hiçbir zaman kabul etmeyecekti. Onun kurduğu düzen böyleydi. Teselli bulduğu tek şey, doğru ya da yanlış her şeyi tarikat için yapmış olmasıydı. Yine de günlerden beri konuşmayan, bir çöpe dönen, çok sevdiği oğlu Gökhan’a bile bakmayan Nilüfer Hatun’un yanına gitti. Ona yaşama dönmesi için yalvardı. Elleriyle saçlarını okşayıp suçsuzluğunu ilan edeceğini söyledi. Kadından ses yoktu. Günler böyle sessizlikle gelip geçti.
*
Bahar yaklaşmış, karlar erimeye başlamıştı. Yasavur saldırmadan önce barışçıl Yörüklerin Elburz’a doğru yola çıkmaları gerekiyordu. Zaten bu haliyle Yasavur saldırmasa da birbirlerini yiyip bitireceklerdi. Bunun için olacak göç kararı alındığında kalede bayram havası esti. Halılar, bakır kazanlar, çanaklar ve çömlekler, kitaplar ama taşınabilir ne varsa deve kervanlarıyla Elburz’a yola koyulacaklardı ki bir haber duyuldu. Nilüfer Hatun yoktu. Yörükler her yere koşup onu aradılar ama bulamadılar. Alptekin hepsinden önce fikir yürütmekte tereddüt etmedi:
“Dememiş miydim Yasavur’un casusudur diye.”
Kaya Bey tekrar kahrolmuştu. Nizam’ınsa bundan sonra olacakları görmeye gücü yoktu. Yaşlı derviş isteksiz de olsa bir kafileyle önden yola çıktı. Bir süre sonra tüm ümitler tükenmişti ki çığlıklar duyuldu. Bir kadının kalenin burçlarından kendisini atmasını gören kadın ve erkekler oraya doğru koştular. Kaya Bey’de koştu. Yerde Nilüfer Hatun’un kanlar içindeki cansız bedeniyle karşılaşan adam diz çöktü. Karısının elinde sımsıkı tuttuğu ipek mendili çıkardı. Birbirlerini sevdikleri zamanlarda ona verdiği mendili tanıdı. İnsanlar geri çekildiler. Kaya Bey sessizce ağladı. Birkaç yaşlı Yörük gelip onu omuzlarından tuttular. Gitmeleri gerekiyordu. Nilüfer Hatun’u unutamayacakları bir yere, rüzgârın dinmediği bir tepe de yaşlı bir ağacın gölgesinde toprağa verdiler...
Yörüklerin umuda yolculukları acılarla dolu geçti. Nilüfer Hatunun başına gelenleri duyan Nizam, Alptekin’in alnına kara bir leke sürülmesini buyurdu. En ağır ceza buydu. Dervişler, onu aralarından kovmayı önerseler de Nizam, buna karşı çıktı. Onu aralarından atmayacaklardı. Kara lekenin izi daima alnında kalacaktı. Böylelikle hepsi onu gördükçe yaptıkları vicdansızlığı unutmayacaklardı. En baştaysa Nizam, yaptıklarını unutmayacaktı.
Elburz’un eteklerine ulaştıklarında kimilerinde yeniden bir yaşam umudu oluşurken, kimileri yaşamla artık bağlarını kestiler. Kucağında oğlu Gökhan’ı tutan Kaya Bey’in saçları bir günde kederden bembeyaz kesildi. Oğlu Gökhan’a sarılmış olan adamın yaşamının tek amacı vardı artık. O da Sır Mushaf’ını bir gün gerçek sahibine teslim etmekti. Onun gibi Nizam’da çökmüştü. Beyaz sakalları Elburz’un rüzgârında savrulan adam dervişlere konuşurken yorgundu. Yaşanan acılar onu çökertmişti.
“Bana ya da başka bir kişiye bağlı değilsiniz. Hepimiz Harranlının müritleriyiz. Neyin yanlış neyin doğru olduğunu hepiniz bilebilirsiniz. Yeter ki vicdanınızın sesine kulak verin. Artık yoruldum ve inzivaya çekilmeye karar verdim. Sanıyorum fazla ömrüm de kalmadı. Kaya Bey’in sözlerini dinleyin.” demişti yaşlı derviş.
O günden sonra bir daha kimseyle konuşmayan Nizam kendisini tefekküre verdi. Sıradan bir derviş gibi ayinlere katıldı. Tan doğumunda günahlarını affetmesi için tanrıya dualar etti. Kısa süre sonra öldüğünde sessiz sedasız toprağa verildi. Eksikliği hissedilse de Kaya Bey yerini boş bırakmadı.
Yıllar geçti. Ne Harranlıdan ne de papaz George’dan bir haber yoktu. Umudunu yitirmeyen dervişlerin gözleri hep tozlu İpek Yolundaydı. Harranlı, bir gün mutlaka dönecekti. Yıllar bu hasretle geçti...
OBANIN SIRRI
Sırtlarını ceviz ağacına vermişler, kızın başı erkeğin omzuna doğru düşmüştü. Cemre’nin misk gibi kokan çiçeklerle taçlandırdığı sırma saçları, Gökhan’ın kaya gibi yanaklarına değiyor, delikanlının yarı açık göyneyinden yanık göğsünün körük gibi inip kalktığı görünüyor, arzulu dudaklarından savrulan nefes Cemre’yi Elburz’un eteklerindeki karlar gibi eritiyordu. İki âşık, kısa zamanda birbirlerine öyle bağlanmışlardı ki kutsal bildikleri bağlılıklarını yitirmemek için olacak sevişmekten bile kaçınmışlardı. Zaten tüm oba onları birbirlerinden kaçan âşıklar olarak bilir, hallerine gülerlerdi. Dünyanın iyiliklerini hep birbirleri için dileyen, adeta birbirlerini kutsayan ama aşklarını bir ana kurban etmekten sakınan, Alptekin gibi uzanamadığı ciğere mundar diyenlerin ahmakça gördükleri bir aşkın sahibiydiler. Kara sevda dedikleri şey belki de bu yüzden sahiplerini yakıp bitirirdi. Tanrı korusun eğer birileri tutar da onları ayırmaya kalksalardı ozanlar yeni bir Leyla ve Mecnun aşkını okuyacaklardı türkülerinde.
Gökhan’ın sevecenlikle dolu sıcak bakışları altında saçındaki çiçeklerden bir papatyayı çeken Cemre, çiçeğin beyaz yapraklarını birer birer yoluyor, tüm âşıkların yaptıkları gibi Gökhan’ın gerçekten kendisini sevip sevmediğini anlamaya çalışıyordu. Bunu gören Gökhan’da boş durmamış, bazı çiçeklerin yapraklarını uğurlu sayılarla çarparak hangisinin daha fazla yaşayacağını kestirmeye çalışıyordu.
“Sen benden daha fazla yaşayacaksın sevdiğim.” deyince Gökhan, Cemre silkinerek gül kokulu parmağını onun dudaklarına götürdü.
“Sus sevdiğim, sus! Ağzını hayra aç. Bir daha böyle konuşma.” dedi.
Yeni yeni tıraş bıçağı değen yanaklarını elleyen Cemre’nin elini tutan Gökhan, kızın avucunu öptüğünde ötede bağladıkları atların kişnemeleriyle yerinden irkildi. Atlar durmayıp bir o yana bir bu yana adım atıyor, yularlarını çekiştiriyorlardı. Onları sakinleştirmek için ayağa kalkan âşıkların kulakları çevredeydi. Bir kötülük olduğunu hissetmişlerdi sanki. İlerdeki çalılıklarda kıpırtılar olduğunu gören Cemre, Gökhan’ı uyardı. Elini kuşağındaki kamasına götüren Gökhan’ın gözleri kısılıp, tehlikeyi sezen adaleleri kasıldı. Sonra çalıların ötesinden bir atlı çıktı. Aynı obadan oldukları Tolon alaylı bir tebessümle onlara bakarak;
“Vay efendim vay, âşıklara bakın hele. Tüm oba Newroz’a hazırlanırken gönül eğlendirmek ha!” dedi.
Cemreyi bir eliyle saran Gökhan bu sataşmaya kızdı:
“Sana ne sevdiğimle gönül eğlendirmişsem?”
Tolon’un dili hâla alaylı, bakışları kinliydi.
“Kaya Bey’in oğlu olduğunu anladık. Ama üstüne yiğit yok sanmayasın.”
Cemre’nin bırakmak istememesine rağmen atına atlayan Gökhan, Tolon’la hesaplaşmaya kararlıydı.
“Mertçe konuşta ne demek istediğini anlayalım. Bırakalım Cemre gitsin. İkimiz hesabımızı görelim.” deyince Gökhan, Tolon atını obaya doğru sürdü. Kaçarcasına giderken yine laf attı:
“Seninle görüşeceğiz bey oğlu. Ama zamanı ben belirleyeceğim.”
Gökhan, atını ona doğru sürdüğünde Cemre’nin haykırışı kulaklarındaydı.
“Uyma bu ite Gökhan. Varsın hasedinden gebersin. Onun kanı sıçramasın üzerimize, aşkımız lekelenmesin.” diyordu Cemre. Tolon çoktan ardında bir toz kümesi bırakıp kaçtığı için Gökhan onun ardına düşmekten vazgeçti. İki sevgili atlarına binip obaya doğru yola koyuldular.
*
Elburz dağlarının güneyinde Tebriz’le Qazvin arasındaki mıntıkada yıllardır yaşayan Yörükler, her yıl olduğu gibi en büyük bayramları Newroz’dan birkaç gün önce yaylalara çıkma hazırlığına başladılar. Kadınların ve kızların çiçekler gibi açtıkları, çocukların cıvıl cıvıl bağrıştıkları köylerde güleç yüzlü, onurlu aksakallılar toplanmışlar, bayram gününden önce ulaşacakları dağlarda kimleri barıştıracaklarını, barış ortamlarına zarar veren kimleri kovacaklarını, yine hangi âşıkları baş göz edeceklerini kararlaştıracaklardı.
Kadınlar, ellerinde çuvaldızlarla kıl çadırları, hayvanların semerlerini tamir ederlerken aksakallılar oturmuşlar, bir gün boyunca ünlü Gülistan çayından demleyip içmişler, tartışıp kararlara varmışlardı. En fazla tartıştıkları şey, Gökhan’la Cemre’nin aşklarıydı. Kaya Bey’in hazır olmadığı toplantıda konuyu açan Alptekin, iki aşığın da cezalandırılmalarını, çünkü ikisinin de Nilüfer Hatun’un yolundan gittiklerini, bir tarikata mensup olduklarını unutmuş gibi davrandıklarını söylemişti. Hatta daha da ileri giderek Tolon’un evlenme yaşının geldiğini, Cemre’yi ona vermek gerektiğini söylemişti. Bu sözleri duyan aksakallılar kaskatı kesilmişlerdi. Acaba Gökhan’la Cemre töreleri çiğnemişler miydi? Tam da Alptekin emellerine ulaşacaktı ki Börklüce adındaki yaşlının biri konuşmuştu:
“Aslında konuşmaya niyetim yoktu. Geçenlerde bizim hanım bir şeyden çok rahatsız olmuştu. Bana söyledi, dedi ki ‘aman bey kurbanın olayım, Kaya Bey’e söyle. Şu Tolon denilen meymenetsiz adamı derede banyo yapan kızlara bakarken gördüm. Gözleri Cemre’nin üzerindeydi. Korkarım aklında kötü şeyler var.’ İşte bizim böyle dedi. İsterseniz gideyim çağırayım. Yani niyetini bilmem ama Alptekin’in yaptığı doğru değil.”
Bu sözlerle birlikte aksakallılar Alptekin’e öyle ağır şeyler söylemişlerdi ki onu yerle bir etmişlerdi. Dünya da görülmüş değildi böyle bir fitne fesat. Hele hele kimileri onun Nilüfer Hatun’a yaptığı oyunları dile getirip alnındaki kara lekenin hâla silinmediğini söyleyince Alptekin pancar gibi kızarmış, özür isteyip aralarından kaçmıştı. Alınan karar kesindi. Suç işleyen Tolon obadan kovulacaktı. Alptekin ise Nizam’ın dediği gibi kalacak, ona baktıklarında hep kendi kötülüklerini göreceklerdi.
Obadan kovulan Tolon, af dileyeceği halde tehditler savurarak gitmişti. İntikamını alacağını söylemişti. Sonra yaylaya göç başlamış, uğursuz sözleri kulak ardı edilmişti. Deve kervanları yanında atlar ve katırlar da yüklenmiş, yaşlılar kafilenin önünde yürüyüşleriyle tempoyu belirlemişlerdi. Onların ardından çobanlar koyun sürülerini getirmişlerdi. Tolon’un uğursuz sözleri kulağına gelen Kaya Bey’in içi bir türlü rahat etmedi. Neden böyle konuşmuştu? Bu kinin nedeni neydi? Beraber yemiş içmişler, iyi günde kötü günde birlikte olmuşlardı. Onlar bir arayışın müritleri, aynı yola baş koymuş insanlar değiller miydi? Ya Harranlı, o görseydi bu hallerini ne derdi acaba? Hâlbuki yüzü aydınlık olan tanrılarından iyilik, güzellik ve alçak gönüllü mutluluktan başka diledikleri bir şey yoktu ki. Her tan doğumunda yüzlerini güneşe dönmüş, ilk dualarını daima ona yapmış, hiçbir zaman kibarlığı ve sevimliliği elden bırakmamışlardı ki. Obalarına yıllar önce birlikte gelen Baba İlyas ve Harranlı gibi onlarda ağızlarına ilk lokmayı koymadan önce tanrıdan bu gıdaları hazırlamak için toprağı, bitkileri ve diğer yaratıkları gücendirdiklerinden kendilerini affetmesini dilemişlerdi. Ölçülü ve titiz davranışları, abartısız saygıları, sululuğa dönüşmeyen dostlukları çok eski bir kültürün izlerini taşır, sertlikleri doğuya has bilgece bir tatlılıkla gölgelenir, onurlu tarihlerinden gelen ağır başlı bir alçak gönüllülük Yörükleri yumuşatırdı. Bunun için bir kaşık suda kıyametlerin koparıldığı kentlerden uzak durmuş, tanrılarıyla baş başa oldukları dağlarda barış içinde yaşamışlardı.
Sır gibi saklı düşüncelere gömülmüş olan babası, aksakallılarla birlikte bir pınarın başında durup konaklama yeri tespit ederken, obanın en yakışıklı genci olan Gökhan ay parçası sevdiğiyle baş başaydı. Onlar da bir pınarın başında nefeslenmek için oturmuşlardı. Artık evlenecekleri için kimseden sakınmalarına gerek yoktu. Hem ikisi de çekecekleri kadar acı çekmişlerdi. Sevdiğinin saçlarını koklayan Gökhan’ın eli, Cemre’nin boynundaki kokulu kornafile gitti. Cemre kornafili çıkarıp ona verdi. Öncüleri Harranlı, çok uzaklardaki ülkesinde yapılan bu kokulu kolyeyi daha küçük bir çocukken boynuna takmıştı. Bunu ömür boyu saklayacağını söyleyen Gökhan da ona anasının hayatına mal olan haçlı kolyeyi verdi. Babası bu kolyeyi yıllarca saklamış, koruması için kendisine vermişti.
Cemre ile Gökhan, kervana ulaştıklarında Kaya Bey bir su kenarında ateş yakmıştı. Hemen oracıkta bir kurban da kesilmişti. Bunun anlamı ateşin çevresinde konaklayacakları anlamına geliyordu. İşin aslına bakılırsa konaklamaları için fazla tercihleri de yoktu. En uygun yer burasıydı. Üstelik İpek Yoluna yakındı burası. Yoldan geçen tüm kervanları görmek mümkündü. Daha önceki yıllarda da Yörüklerin şikâyetlerine rağmen hep İpek Yoluna yakın yerlerde konaklamışlardı. Bunun nedenini kimse bilmiyordu. Herhalde Kaya Bey’in bir bildiği vardı.
Çevresine toplanan çocuklar Kaya Bey’e neden Yörüklerin hep göçer olduklarını, niçin çoğunun Anadolu’ya kadar gittiklerini sormuşlardı. Kaya Bey’de onlara atalarından duyduğu öyküyü anlatırdı. Zaten bu yaylalarda ihtiyarların anlattıkları öyküler de olmasa vakit geçmezdi ki.
“Tanrı, bu dünyayı ve insanları yarattıktan sonra toprağı paylaştırmaya başladığında Türkmenler ilk başta gelenlerdi ve çok geniş toprakları elde ettiler. Tanrı, Güneşin ışınlarını paylaştırınca Türkmenlerin yine diğerlerinden fazla güneşi oldu. Ama sıra suyu paylaştırmaya gelince Türkmenler uyuyorlardı ve hiçbir şey alamadılar. İşte ana yurdumuzdan göç böyle başladı...” dedi Kaya Bey.
*
Yemyeşil otlakların içinden fokur fokur sızan suların bulunduğu bir düzlükte direkler yere çakılarak kıl çadırlar açıldı. Sonra koyun derisinden yapılmış yayıklar asıldı. Otları sararmaya başlayan ovalara göre serin olan yaylalarda yine en fazla çalışan kadınlardı. Süt sağar, peynir, yoğurt yaparlar, bu da yetmiyormuş gibi çocukları büyütür, erkeklerede bakarlardı. Bunun yanında şikâyet etmeyen kadınlar yaşamın coşkusunu da kendi renkleriyle verirlerdi. Newroz sanki kadınların bayramıydı. Saçlarına, ellerine kına yakarlar, uzak diyarlardan gelip bohçalarında yıllarca sakladıkları ipekli giysileri Newroz’da giyerlerdi.
Obanın ileri gelenleri Kaya Bey’le birlikte Elburz’un eteklerinde gözlerinin görebildiği kadar yerde bulunan diğer çadırlara bakmak için gitmişlerdi. Uzak diyarlardan bu yaylalara gelenler olduğu için kimi zaman aralarında anlaşmazlıklar olurdu. Böyle şeylerin olmaması için tez elden hareket eden Kaya Bey gider, komşularını ziyaret ederek tatsızlık oluşmasını engellerdi.
Newroz’dan bir gün önce sabahın köründe kalkan Yörükler yüzlerini tan doğumuna dönüp ruhlarını kirlerden temizlemesi için tanrıya dua ettiler. Sonra horoz sesleriyle kadınların salladıkları yayıklarda çalkalanan ayranın sesi birbirine karıştı. Kadınlar sabah öğünü için tereyağları yayıklardan çıkardıklarında çocuklar da birer ikişer uyandılar. Tandır ekmeğine tereyağını sürüp doyan çobanlar sürüleriyle birlikte yola çıkacaklardı ki derinden bir ses duyuldu. Önce yerin zelzeleden sallandığını sandılar. Durumdan şüphelenen Kaya Bey ve diğerleri çadırlardan dışarı fırladıklarında daha ötelerdeki çobanların sürülerini bırakıp obaya doğru koştuklarını gördüler. Onların ardında bir toz kümesi içinde güçlükle seçilen atlıların yaklaştıkları görüldü. Başları miğferli, çekik gözlü, kısa boylu ve toparlak yüzlü süvarilerin Moğol ordusunun bir parçası olduğu anlaşılınca Kaya Bey, şaşkın haldeki Yörüklere seslendi:
“Daha ne duruyorsunuz, çabuk silahlarınıza sarılın!”
Kaya Bey’in tüm çabalarına rağmen olan olmuş gibiydi. Yörükler daha atlarına ulaşmadan Moğollar intikam çığlıklarıyla obaya saldırdılar. Çocuklar ve kadınlar bağrıştılar. Ağlama ve haykırışlar on yıldan beri Maveraünnehir’de taş üstünde taş bırakmayıp, sadece Merv’de bir milyon insanı katleden Baycu Noyan’ın askerleriydiler. Acıma kelimesine dillerinde yer olmayan barbarlar kadın çocuk ayrımı yapmadan herkesi kılıçtan geçirirlerken yanlarında bulunan Tolon sayesinde Sır Mushafı’nın koruyucusu Kaya Bey’i, Gökhan’ı ve bazı erkekleri öldürmeden sağ olarak kıskıvrak yakaladılar. Kendisine nefretle bakan Kaya Bey’e Tolon sataşmadan edemedi.
“Bu kadarı da ahmaklık değil mi Kaya Bey? Sizlere intikamımı alacağım dememiş miydim? Ama siz yine de çadırlarınızı aynı yere kurdunuz. Bunun nedeni ne ola ki. Yoksa Newroz’da birisini mi bekliyorsunuz?”
Çevresi sarılı olan Kaya Bey ona doğru atılmak istedi. Ama engellendi. Moğolların komutanı kılıcını onun boynuna dayamıştı.
“Hain köpek!” diyerek tepki gösteren Kaya Bey ve oğlu Gökhan engellenmişlerdi. Onlara alaylı gülümseyen Moğolların komutanı şartlarını söylemekte gecikmedi:
“Muzaffer komutanımız Baycu Noyan ve onun sağ kolu Yasavur Noyan sizden Sır Mushafı’nı istiyorlar. Eğer bize Mushaf’ı verirseniz canlarınızı bağışlayacağız.”
En çok sevdiklerinin cesetlerinden yayılan kan kokusuna aç gözlü sinekler saldırırlarken Mushaf sözcüğünü duyan Kaya Bey’in rengi attı. Demek ki Tolon da Mushaf’ın kendisinde olduğunu bilmekteydi. Ya Newroz günüyle ilgili olarak söylediklerine ne demeliydi. Yoksa Harranlının ‘Beni görürseniz bir Newroz günü görürsünüz.’ dediğinden Tolon da haberdar mıydı? Mushaf’tan falan haberi olmadığını söylediğinde Moğol komutan askerlerine her yerde kitabı aramalarını söyledi. Tüm obayı hallaç pamuğuna çeviren istilacılar bir şey bulamadılar. Öfkelenen komutan Kaya Bey’in yakasına sarıldı.
“Sana söylediklerimi anlamadın herhalde. Hemen Mushaf’ı getirmezsen yakınlarını birer birer boğazlayacağız. Haberin olsun.” dedi kılıcından hâla kan damlayan adam.
“Aradığınız her neyse bende yoktur. İşin doğrusu bende olsa da size vermem.” deyince Kaya Bey, atından inen Tolon, ona yaklaştı. İntikamını almanın hazzıyla tükürük saçarak nefretle konuştu:
“Herhalde Harranlıyı da tanımadığını söylersin.” dediğinde Tolon, Kaya Bey onun yüzüne ‘Tü! Kürt…’ Gülümsemesi yüzünde donmuş halde geri çekilen Tolon, Cemre’ye baktı.
“Ama Cemre, Harranlıyı tanır. Harranlı, küçüklüğünde onun saçlarını az mı taramıştır. Söylesene sevgilim, bir parça kâğıt için bunca acıya değer mi? İşte görüyorsun olanları. Obanın sonu geldi. Hepiniz öleceksiniz. Yaşamak istiyorsan eğer Mushaf’ın yerini söyle.” Cemre’ye yaklaşan Tolon’un bir eli tokat yiyen yanağındaydı. Tolon kıza sarıldı. Sonra çırpınan kızın ipek fistanını parçaladı. Göğsü ortaya çıkan kıza kapaklanacağı sırada boynundaki haçı gördü. Kolyeyi kopardı.
“Vay vay! Nilüfer Hatundan yadigâr neler neler kalmış.” diyerek meydan okudu. Tolon, çevresinde toplanmış olan Moğolların vahşice kahkahaları arasında çırpınan kızın boynunu öpmek için eğildi. O sırada kızın gerdanın da bir dağ lalesi dövmesini gördü. Moğol komutan da laleye baktı. Şaşırdığı anlaşılan adam, askerlerine doğru konuştu.
“Boynunda bu dövmeden olanların geleceği bildiklerini duymuştum.” dedi.
Tüm bunlar olurken Cemre ile Gökhan göz göze geldiler. Bakışları utangaçça değil, birbirlerinin içine işliyordu adeta. Bu bir anlık bakışmada dile gelmez bir sürü şey gizliydi. Onlar birbirlerinin olmuşlardı bir kere. İkisi arasında gidip gelen o kadar güçlü duygular vardı ki Tolon’un vahşice davranışları artık değer ifade etmiyordu. Bu bakışları gören Tolon adeta deliye döndü. Gidip Kaya Bey’in sakalını çekti.
“Vereceksen ver şu Mushaf’ı. Yok eğer vermiyorsan iki âşıktan birisini seçeceksin.” Kaya Bey kaskatı kasılmış, hiç olmadığı kadar duygularıyla iradesi arasında sıkışmıştı. Ne deseydi şimdi. İki sevdiğinden biri ölecek, diğeri de kahrından ölecekti. Tolon’un sözlerine katılan komutan da aynı şeye karar verdi.
“Kararın nedir?” deyince komutan, sesi iyiden iyiye kısılan Kaya Bey;
“Bende aradığınız şey yoktur.” dedi.
Hiçbir şey olmamış gibi sakin duran Tolon’un aniden arkasına doğru savrulmasıyla Cemre’nin boynuna hançeri vurması bir oldu. Sanki hiçbir şey olmamış gibi kendisine gülümseyen Cemre’ye ne olduğunu anlamayan Gökhan feryat ederek öne doğru atılınca sert darbelerle yere yıkıldı. Aynı sıra da boynundan kan sızan Cemre’de yere yığıldı. Sıra Gökhan’a gelmişti anlaşılan. Tolon’un elini tutarak durmasını buyuran komutan Kaya Bey’e şartını söyledi.
“Tan doğumuna kadar vaktin var. Kararını çabuk ver. Sabahleyin kitabı vermezsen hepiniz öleceksiniz.”
Kıl çadırların direklerine ve yayıkların asılı oldukları direklere elleri arkadan bağlanmış bakır tenli erkeklerin gözleri önünde at sütünden yapılmış kımızı içip sarhoş olan istilacıların yapmadıkları canilik kalmamış, obanın kadınlarını ve çocuklarını erkeklerin gözleri önünde boğazlamışlardı. Bunları görmemek için gözlerini kapayan arayıcılar düşmanları karşısında başlarını dik tutmuşlar, aydınlık dinlerinden dönmeyi reddetmişlerdi. Yalnızca sızlanan Alptekin’di. Onunda kolu bağlıydı ama Yörükler arasında kararsızlık yaratmak için yapmadığı şey kalmamıştı.
“Bu iş buraya kadar. Bundan ötesi yok. Görmüyor musun Kaya Bey yolun sonu göründü. Söyle şu Mushaf’ın yerini de boş yere kan dökülmesin. Yazık değil mi bu insanlara?” deyip duruyordu Alptekin.
Kum fırtınalarının estiği, tundralarla kaplı Kara kum çöllerinden esen Moğol kasırgası çoktandır bu toprakları aşmış, Gaznelilerin ardından Cengiz Han’a kafa tutan Celalleddin’de silinip gitmişti. Hızını alamayan Moğollar Kürdistan’a girmişler, Anadolu kapılarına dayanmışlardı. Erzurum’daki acımasızlıklarını Kayseri’den Amed, Ahlât ve Şarezor’a kadar sürdürmüşlerdi. Sonra binlerce esiri Horosan’a, Meşed ovasına getirip boğazlamışlardı.
Moğolların önlerinden yıllardır kaçan Yörükler, köklerinin kazınmasına değil, ihanete uğramalarına yanıyorlardı. Yıllarca besledikleri Tolon, nasıl da koyunlarında besledikleri bir yılan olup çıkmıştı. Belki de yıllarca ihanet için yanıp tutuşmuştu. Şimdi Kaya Bey’in karşısına geçmiş ihanetine övgüler diziyordu.
“Çok şükür tanrıma, bugünleri de gördüm. Sır Mushafı’nı benim elime geçecek bir elimde Harranlının başı diğer elimde ise; Mushafla Baycu Noyan’ın karşısına çıkacağım ve büyük komutan, tüm büyücülerini ve kâhinleri bir tarafa iterek bana kulak verecek. İşte sıra geldi bir dostumuzu daha özgürleştirmeye.”
Bu sözlerden sonra Tolon, Alptekin’in ellerini çözdü. Diğerlerinin şaşkın bakışları arasında Alptekin Moğolların yanlarına gitti. Bir süre oturdu. Ekmek yedi, kımız içti. Sonra da Kaya Bey’in karşısına geldi. Sanki ihanet etmemiş gibi ondan Mushaf’ın yerini söylerse kurtulacağını bilmesini istedi. Çok çabaladı ama bir kaya ile konuştuğunu anlaması geç olmadı.
Alptekin’in de ihanetini gören Yörükler, elleri bağlı halde yürekleri dağlanmış gibi çaresizdiler. O güne kadar birbirlerinden tek bir kötü söz duymamış, ihaneti tanımamış baharın çocukları, kanla lekelenen çiçekli elbiseleri gibi misk kokan kadınları, kızları ayaklarının dibindeyken Alptekin’e ne diyebilirlerdi ki. Kan kokusu, sarhoş Moğollara görevlerini başarıyla yapmış olmanın hazını verirken, Yörükler için insanlık bitmişti artık.
Elleri arkadan sıkıca bağlanmış Yörüklerin kalpakları, sarhoş halde sızmış olan Moğolların ayakları dibine yuvarlanmıştı. Kanlı kılıçları hâla ellerinde olan Moğollar, sanki çok normal bir yaşamda gibi horul horul uyurlarken, dışarıda bir ateş yakmış olan iki nöbetçi de aynı şekilde kahkahalarla köylere girip insanları nasıl katlettiklerini, hamile kadınların karınlarını nasıl deştiklerini anlatıyorlardı. Kadınları, kızları cansız halde ayaklarının dibinde uzanmış olan Kaya Bey’in yüreğinin kaldıramadığı şey, Cemre’nin cansız vücudunun, hemen yanında olan oğlu Gökhan’ın ayakları dibine serilmiş olmasıydı. Başı öne düşen Gökhan, saatlerdir gözlerini Cemre’nin avuçları arasına düşen kolyeye dikmişti.
Gökhan, çocukluk yıllarına gitmiş, dinleri Işığın Yolunu anlatan dervişlerin öykülerinde Hallacı Mansur’u, Sühreverdi’yi ve onun sadık müridi Şems’i tanımışlardı. Sonra babasının kendisini ve Cemre’yi kucağına alarak anlattığı hikâyeyi anımsadı.
“Hallac ve kız kardeşi Bağdat’ta öldürülüp yakılmışlardı. Sonra külleri Dicle nehrine atılmıştı. Bu küllerden bir köpük oluşmuş ve nehirde oynayan kırk kız, bu köpüğü içmişler. Bir süre sonra kızlar, kırk oğlanı yani ermişin çocuklarını doğurmuşlar. İşte sizler de o nesilden geliyorsunuz demişti Kaya Bey.”
Gökhan, Cemre’nin hasretle evlilik gününü değil, Harranlının geleceği günü beklediğini biliyordu. Yıllardır bugün için sabretmiş, kutsal bir görev için hazırlanmıştı. Bunu Gökhan’a nasıl anlatacağını bilememişti. Hâlbuki Gökhan, onun ruhunu okumuş, bu obanın ona bir zindan gibi geldiğini, Harranlıyla gideceğini anlamıştı. O da Cemre’nin ardından gitmeyi kafasına koymuştu. Mademki bu yola inanmışlardı öyleyse sonuna kadar götüreceklerdi. İşte büyük talihsizlik buna yol vermedi.
Ömürlerinin son zamanını yaşadıkları kesin olan Kaya Bey ve Yörüklerin tek kaygıları Harranlıya bir şey olmamasıydı. Artık o, her şeyleriydi. Bundan sonra var olduklarının tek delili Harranlıydı. Acaba sağ mıydı? Neredeydi? Bu Newroz’da nerede olacaktı? Baba İlyaslar kaybettiklerinden beri Anadolu’da baş gösteren umutsuzluk onun yüreğini de kaplamış mıydı? Kaya Bey, yıldızlarla kaplı apaydınlık bir gecede, kan kokusunu alan yırtıcı kuşların çığlıkları altında bunları düşündü. Elmacık kemikleri çıkık, Turanîlere has yüzü bronzlaşmış olan obanın reisi, Moğolların sızmış olmalarından ve bıraktıkları nöbetçilerin de ateşin başında kımızla kendilerinden geçmiş olmalarından faydalanarak Gökhan’a seslendi:
“Gökhan, oğlum!”
Gökhan, ağır yaralı bir ceylan gibi başını kaldırdı.
“Sabaha az kaldı oğlum. Yüzlerimiz yine tan doğumuna dönük. Güneş daha doğmadı ama doğuşu yakındır. Yüzlerimiz ona son kez dönecek ve kucaklayacağız ışığı. Tanrı, öncümüz Harranlıyı korusun!” dedi Kaya Bey.
Kaya Bey’i ilk defa böyle acı bir sesle dinleyen Yörüklerin gözlerinden yaşlar süzüldü. Bir sessizlik oldu. Yine her biri ayakları dibinde yatan sevdikleriyle ilgili anılara dalıp gittiler. Öyle ki şu direklere asılmış haldeyken Moğol kılıcı boyunlarına değene kadar ki son ana kadar bu anılara gömülmek, sanki yakınlarıyla birlikte o anda yok olmak niyetindeydiler. Şimdi ayaklarının dibine uzanmış bedenler ölmüş olamazlardı. Sabaha kadar hepsi yaşayacaklar, insanlığın iyiliği için her gün yaptıkları gibi birbirlerine güzel öyküler anlatacaklar, bir sonraki gün yapacakları işleri konuşacaklar, çok görmüş yaşlılara takılacaklardı.
Kaya Bey’in bakışları, üzerine Moğolların sızmış halde yığıldıkları Buhara halısına takılı kalmıştı. Kentin yıkılışından bir yıl önce bu halıyı müşteri bekleyen kör bir satıcı kadından almıştı. Dünyanın gözbebeği kentin çarşısı; kadınların boyunlarında, kimi zaman yere kadar uzanan renkli göynüklerin üzerine sarkan Çin taşlarıyla bezenmiş kolyelerin şakırtılarıyla çalkalanıyordu. Sokaklarda erkekler gururlu bir edayla dikiliyor, son derece güzel ve oldukça büyük olan halıların yanlarına çömelmiş yaşlı kadınlar, İpek Yolunun zengin alıcılarını bekliyorlardı. Oğulları yanlarında, çadırlarda büyürlerken ve sonraları uzaklaşıp bozkırda sürülerin ardında koştururlarken, bu halıları dokuyarak bir gün satmayı ve oğullarına gelin alabilmek için gerekli altınları bulacaklarını umuyorlardı.
Kaya Bey, Harranlıyı işte o zaman tanımıştı. Kör bir kadının yanında oturan Harranlı, onun küçük çocuklarını avutuyordu. Kaya Bey, bunu garipsemişti ama sonradan Harranlının insanların gönlünü kazandığını görmüştü. Onunla tanışmış, bir Kürt’ün ülkesinden çok uzaklarda ne aradığını merak etmişti. Onu dinledikçe bırakamamış, doğruluk ve iyilik adına saraylardan vazgeçenlerin tanrıya daha yakın olduklarına inanmıştı. Önceleri onun çok mütevazı, ılımlı bir derviş sanmıştı. Lâkin sonraları görmüştü ki bu ılımlılık tüm insanları kendine çekmek ve düzeni sarsabilmek için gerekli olan bir sabrın sonucuydu. Öncüsünün heybetli duruşunu, gür sesini gözünde canlandıran Kaya Bey, Yörüklere seslendi;
“Kardeşler! Işığın yılmaz yolcuları, yüzümüz güneşe dönük, kalplerimiz hep aydınlık olsun. Yarın Newroz’dur ve bizler son kez güneşle kucaklaşacağız, hepimize kutlu olsun.”
“Kutlu olsun!” dedi diğerleri de.
Dışarıda ağır ağır başını çeviren Moğol askeri;
“Bize de kutlu olsun boyunlarınızı vurmak!” dedi. Sonra yine yaptıkları vahşetleri anlatmaya koyuldular.
Tan doğumu yaklaşırken, Yörüklerden biri arkasındaki yün yorganların, kepeneklerin üst üste yığılı oldukları yerde bir hışırtı duydu. Bunun ne olduğunu anlayamadı. Sonra küçücük bir elin eline değmesiyle ürperdi. Bir çocuğun, kesici bir aletle elini sıkan ipi kesmeye çalıştığını anladı. Bu çocuk, Moğollar geldiğinde anasının seslenip bulamadığı, kızılca kıyamet içinde bir daha aramaya da fırsat bulamadığı kızı Elenya olmalıydı.
Yörük’ün tahmini doğruydu. Moğollar, obaya yaklaştıklarında çığlıkların birbirine karıştığı obanın dışında bir kayanın ardında toprağa güneşi resmeden Elenya, kendisinden önce çadırlara koşan arkadaşlarının, sırtlarına saplanan oklarla ardı sıra yere devrilip atların ayakları altında kaldıkları görünce olduğu yerde kala kalmıştı. Anasının, diğer kadınların ve tüm obanın çığlıkları kılıç darbeleriyle susturulup çekik gözlü, yüzleri donuk bodur savaşçılar, ellerinde kanlı kılıçlarıyla deli boğalar gibi homurdanarak çevreyi didik didik edip kimseye yaşam hakkı tanımadıklarına tanık olan kız, bir süre neye uğradığını şaşırarak yaşananların gerçek olup olmadığını anlayamamıştı. Çok zaman, yerinden çıkıp çadırlarına doluşan yabancı adamlara gidip ‘Amca, annem nerede, acıktım.’ demeyi içinden geçirmiş ama korkusu buna engel olmuştu. Nedense istila ettikleri yerlerde tek bir canlının kurtulmasına müsaade etmeyen istilacıların akıllarına hemen önlerindeki küçük bir kayanın ardına bakmak gelmemişti.
Yörüklerin önlerinden kaçtıkları, kadınların sık sık geleceğini söyledikleri kıyametin bu olduğuna inanan küçük Elenya’nın, kayanın ardına gizlenen yüreği, tan doğumunda her şeyin biteceğini söylüyor olmalıydı ki ne olup bittiğini bilmek için anasının keçi kılından yıllarca örerek bitirdiği kara çadıra yanaştı. Çadırın arkasından, her zaman kuru yemiş yürütmek için girdiği yerden süzülüp kepeneklerin arasına gizlenen kız, önce yere uzanmış Moğolları gördü. Onların obadakilere kötülük yapmayıp uyuduklarını sandı. Yerde anası, Cemre ve kardeşleri de uyuyorlardı ama her yerde kan vardı. Buna bir anlam veremiyordu. Sonra önünde duran çadır direklerine bağlı olan oba erkeklerinin kımıltısız duruşları dikkatini çekti. Hemen önünde babası ve Kaya Bey’in ellerinin direklere bağlı olduğunu görünce kötü şeyler olduğunu anladı. Babasının ellerinin bağlanmasına kızdı. Hemen anasının kepeneklerin arasına sakladığı bir hançer aklına geldi. Babasının ellerini çözmeliydi ki o da diğerleri gibi uyusun.
Ellerini bağlayan ipten kurtulan Yörük, kızına sarıldı ve ona sessiz olmasını işaret etti. Kızı, tekrar saklandığı yere gitmesi için sıkı sıkı tembihledi. Yörük, sırayla erkeklerin ellerini çözdü. Elleri çözülen Gökhan, hemen önünde yatan Cemre’ye eğildi. Kaya Bey, onu hemen kaldırdı ve eline bir kılıç verdi. Yörükler konuşmadan anlaştılar. Dışarı çıkan Gökhan ve bir diğeri sessizce nöbetçilere yaklaştılar. İlk darbe son darbe oldu. Fışkıran kan sesi çabuk dindi. Bundan sonra Yörüklerin intikamları çok sessiz ve o kadar korkunç oldu. Moğollar birer birer boğazlandılar. En sonaysa Tolon bırakıldı. Onu sızmış haldeyken uyandırdıklarında hâla neye uğradığını anlamamıştı. Onu bir direğe bağlayan Gökhan, obadaki kadın ve kızların gömülmelerini bekledi. Tan doğumunda ne yapacaklarını tartışan adamlar, ölmeye ve öldürmeye karar verdiler. Bundan sonra yaşamın onlar için anlamı kalmamıştı. Ayaklarına ipler takıp atlara bağladıkları ölüleri otağlarına ulaşınca Moğollar mutlaka intikam için geleceklerdi. Yörükler de onları bekleyecekler, intikamlarını alacaklardı.
Alptekin’i her yerde aramışlar ama bulamamışlardı. Kaya Bey’i üzen şey buydu. Tolon’dan daha tehlikeli olan Alptekin’i ellerinden kaçırmaları iyi olmamıştı. Hele Harranlının onun yaptıklarından haberdar olmaması daha kötüydü. Alptekin sonraları ortaya çıkıp arayıcıları yalanlarla kandırabilirdi.
Sıra obanın hainine gelince Yörükler, onu Gökhan’a bıraktılar. Tolon’u ellerinden ve ayaklarından dört ata bağlayan Gökhan’ın atlara vurmasıyla birlikte acı çığlıklar atan hain parçalara bölündü. Ölüsü akbabalara atıldı.
Sıra Elenya’ya geldi. Kaya Bey, onunla ve kendileriyle ilgili vardığı kararı açıkladı:
“Kardeşlerim! Aslında kızımız Cemre’yi bu Newroz’da uzun bir yolculuk için hazırlamıştık. Şimdi onun yerine bizlere şerefimizi temizleme imkânı veren bu uğurlu kızı, öncümüz Harranlıya göndereceğiz. Eğer Harranlı, bu Newroz’da obamıza uğramaya karar verdiyse kısa bir süre sonra İpek Yolundan kervanı gelecektir.”
O gün, Harranlının yıllar önce dediğine göre Demirci Kawa’nın zalim hükümdar Dehak’ın başını kesip özgürlük ateşini yaktığı Newroz’du. Bayram günü, Yörüklere ağıt günü olmuştu. Göz pınarları kuruyan adamların yürekleri kan ağlıyor, birbirlerine gözleriyle yaşamaya artık tahammülleri olmadığını anlatıyorlardı.
Yaşlı liderleri, bir yaprak gibi sallanarak onlara yanaştı. Kaya Bey, kayısı çiçekleriyle bezenmiş uzun bir entari giymiş, örgülü saçları ayak topuklarına kadar uzanmış olan küçük Elenya’nın elini tutmuştu. Diğer elindeyse kadife bir beze sarılı olan kutsal bir emanet vardı. Sır Mushafı’ dedikleri kitap bu olsa gerekti. Şimdi çok şeyler söyleyen sessiz yüzü, kılıç kuşanmış Yörüklere dönüktü.
“Biz Yörükler, onlara alfabeyi, yönetimi, insanlığı öğrettik. Onlar da bize obamızı kana bulayarak karşılık verdiler. Ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar onlara boyun eğmeyeceğiz. Tanrı yüzümüze gülerse, bugün öncümüz İpek Yolundan gelecek. İçimizdeki hain, Moğolları bundan haberdar etmiştir. Mushaf’ı bugüne kadar onurla koruduk. Yaşamımız bununla anlam buldu. Şimdi oğlum Gökhan, bu küçük kızı ve bu emaneti hemen atına alarak gizli bir geçide götürecek.”
Kaya Bey ve Yörükler, Elenya’nın alnını öptüler. Bu sırada Kaya Bey, oğluna seslenerek;
“Aman oğlum, Harranlıya, Alptekin’in de ihanet edip kaçtığını söylemeyi unutmayasın.” dedi. Gökhan, hemen atını Elburz’un yalçın kayalıklarla dolu yamaçlarına doğru sürdü. Kaya Bey, onun ardından Yörüklere seslendi:
“Elenya, umudumuzdur artık. Yaşamayı hak etti.”
Gökhan, atını hızla sürdü. Sarp bir alandaki geçide ulaştığında gözlerini uçsuz bucaksız İpek Yoluna dikti. Moğollara görünmemek için yollarını sıkça değiştiren kervancılar, biraz ileride İpek Yolundan saparak bu geçide gelir, dağ yollarında Bağdat’ta mı yoksa Kafkasya üzerinden Anadolu’ya mı gideceklerine karar verirlerdi.
Çin’den gelen ipek ve porselen eşyalar, kâğıtlarla mürekkepler, iskambil kâğıtları, barut hatta batıda çok aranan ilaç yapılan otlarla yüklü kervanlar, bir zamanlar öyle sık gidip gelirlerdi ki Selâhaddin Eyyubi gibi sultanlar bile başka ülkelerin sultanlarına Çin mallarını yollamışlardı. Kitaplar, Çin’den getirilen parşömenlere yazılır ve Selâhaddin gibi ünlü sultanların vezirleri hangi kitapların sahiplerini ateşlerde yakmak gerektiğine karar verirlerdi. Sühreverdi’yi Hikmet ül İşrak’ı yazdığı için katlettiren Selâhaddin’in ve diğer sultanların kentleri ele geçirdiklerinde ilk yaptıkları şey de, dinin yanlış yorumlanmaması için ünlü düşünürlerin kitaplarını yakmak olmuştu. Buna karşın Sühreverdi’nin kitaplarını okuyup aydınlanan insanlar boş durmuyorlar, Moğol engeline aldırmadan tüccar, derviş ya da seyyah kılıklarına girip düşüncelerini yayıyorlardı.
Kutsal emaneti koynuna koyan Gökhan, iki saat sonra Moğolların obaya doğru yaklaştıklarını gördü. İpek Yolunda bir işaret görebilmek için tanrıya dualar etti. Kanlı savaş başlamadan babasının yanında olmalıydı. Obayı saran Moğolların komutanı Yasavur, Mushaf’ın kendilerine verilmesi halinde Yörükleri affedebileceğini duyurmuştu. Buna karşın Kaya Bey’in cevabı Moğol elçinin başını kesmek olmuştu. Öfkeden deliye dönen Yasavur, yine obadan tek bir canlının kurtulmaması için saldırıya hazırlanılması buyruğunu verdi.
Çok yukarılarda bu hazırlıkları gören Gökhan’ın gözleri hem Horasan tarafından gelen yolda hem de obadaydı. Git gide Harranlıdan umudunu kesiyordu ki çok uzaklarda bir toz kümesi oluştu. Buna bir süre sonra develerin çıngırak sesleri ve at kişnemeleri karıştı. Bir kervanın yaklaştığını gören Gökhan’ın yüzü güldü. Artık gelen kim olursa olsun küçük kızı teslim ederek yaşamını kurtaracağına sevindi.
Kervan iyice yaklaştığında Gökhan, kucağında Elenya’yla önlerine koştu. Boyunlarında haçların asılı olduğu adamlar ürktüler. Bu da neyin nesiydi böyle! Tecrübeli olan Sahip, süvarilere haramilerin pususuna düşmüş olabilecekleri yönünde uyarılar yapınca bazı atlılar öne doğru gittiler. Kılıçlarını çekip kalkanlarını yüzlerine siper yapan adamlar, pusuya yatmış haramilerin üzerlerine ok yağdırmalarını bekleye dursunlar, Gökhan önlerinde diz çöktü. Adamlardan biri ona sordu:
“Kimsin yabancı! Bu dağ başında ne arıyorsun?” Gökhan cevap verdi:
“Öncüm Harranlı aranızdaysa beni görecektir!”
Süvarilerden biri, aşağıdaki bir düzlükte kıyasıya bir savaşın başladığını Sahip’e haber verdi. Kılıç seslerine insan çığlıkları karışıyor, çadırlar alev alıyordu. O sırada kervancıların ve Gökhan’ın kaygıları çok farklıydı. Kervancılar hemen yollarını değiştirmeye karar vermişlerdi. Artık güneyden değil, Elburz’a vurup Hazar Denizi kıyılarından Azerbaycan ve Ermenistan’ı geçip Ahlât’ta giden bir yola gireceklerdi.
Yabancı gencin başında büyük bir bela olduğunu anlayan yüzü örtülü bir adam, bir devenin üstündeki tahtırevandan başını çıkararak onu ve küçük kızı süzdü.
“Sen kimlerdensin?” diye sordu. Gökhan, sabırsızlıkla cevap verdi.
“Kaya Bey’in oğluyum. Aşağıda yanan obadanım.” dedi. Yüzünü açan adam dostça bir gülüşle yere indi. Babasının ve diğerlerinin tariflerinden uzun boylu, esmer, kıvırcık saçlı, gür karakaşlı Harranlıyı tanıyan Gökhan, onun önünde eğildi. Onu ellerinden tutup kaldıran Harranlı, ona sımsıkı sarıldı.
“Hemen bana olanları anlat oğlum.” deyince Harranlı, Gökhan başlarına gelenleri anlattı:
“İhanete uğradık. Moğollar, kutsal emanet için obayı bastılar. Kadınları ve çocukları katlettiler. Şimdi yine geldiler. Yörükler savaşarak ölmeye karar verdiler. Sana emanetleri teslim edip dönmem gerekiyor.”
“Ya baban, Kaya Bey?” deyince Harranlı, Gökhan bir şey demedi. Harranlı yine sordu:
“Ya Cemre, emanetin bedeli?” Gökhan, başını öne eğdi. Bu sessizlik her şeyi ifade etmeye yetmişti. Sonra koynundan çıkardığı Mushaf’ı ve avucunda sımsıkı tuttuğu kolyeyi Harranlıya uzatırken acıyla hıçkırdı. İşte o zaman Harranlı, saçlarını elleriyle ördüğü ve geleceğe hazırlanmasını istediği Cemre’yi yitirdiğini anladı. Defalarca yaşadığı acıyı tekrar yüreğinde hissetti. Sonra yüzünü Elburz’un kuş uçmaz kervan geçmez yamaçlarına çevirdi. Kaya diplerinde yeni çıkan çiçeklerin kokuları, yürekleri hoş edeceğine bıçak gibi bir kederin içine gömülmesine yol açtı. Bir ara dönüp obaya baktı. Çaresizlikle yüreği burkulup önündeki küçük kızı fark etti. Kuzu gibi sessiz kızı kucağına aldı. Acıyla bir obadan sağ kalan tek kişinin gözlerine baktı. Küçük Elenya suskundu. Bundan sonra yıllarca Harranlıyı dinleyecek, gerekmedikçe konuşmayacak ama gözleriyle daima bir şeyler söyleyecekti.
Gökhan, sabırsızlıkla izin isteyerek ata bindi. Harranlı, Kaya Bey’in dönmesini şart koşup koşmadığını tekrar sorunca aynı yanıtı aldı. Anlaşılan Gökhan’ı tutmasına imkân yoktu. Gökhan, ayrılırken son kez dönüp öncüsüne bakarak;
“Yolunuz Newroz ateşi gibi aydınlık olsun. Umudumuz sizlersiniz!” dedi. Ona elini kaldıran Harranlının gözlerinden akan yaşlar dinmedi. Bunu Gökhan’ın görmesini istemedi. O, atını hızla yanan obaya sürerken, Sahip’in çabuk hareket etmeleri yönündeki uyarılarına rağmen Harranlı, bir taşın üstünde çömelip uzun uzun savaş meydanına dönen obaya bakıp gözyaşları döktü. Keşke omzunda şu Mushaf’ın ağırlığı olmasaydı da o da gitseydi Gökhan’la birlikte. Bu sırada Gökhan’ın sözleri tekrar aklından geçti. O, bir ihanetten bahsetmişti. Peki, kimdi ihanet edenler? Bunu Gökhan’a soracaktı ama o çoktan savaş meydanına ulaşmıştı.
Elenya’yı kaldırıp tahtırevana koyan Sahip, Harranlıya seslendi:
“Çabuk olalım ışığın öncüsü, hemen yolu değiştirmemiz gerek. Elburz’u aşmalıyız.”
Harranlının da yerine geçmesiyle birlikte kervan, derhal Hamedan üzeri Bağdat’a giden yoldan saptı. Koyunları, balı ve Yahudileri bol olan Hazarya ülkesine doğru yola koyuldular. Harranlı, kafeste baş başa verdiği Sahip’e şunları söyledi:
“Bağdat’ın bekleyecek zamanı yoktu ya, elimizden bir şey gelmez. İhanet yine belimizi büktü.”
Acımasızlığın kol gezdiği dünyada dost ve düşmanların bilinmezliğine karşın, eller daima kılıçların kabzalarında, okların yaylarıysa her zaman gergindi. Kararlar keskin, bakışlar şahin bakışları gibi sert, diller suskundu. Harranlı, Yörüklerin böyle acımasızca katledilmeleri karşısında günlerce bir şey yemedi. Küçük Elenya’yı, çok zamanlar müritleriyle tartışırken bile kucağında uyuttu ve yitirdikleri için onu sıcak bir taş gibi bağrına bastı. Kimi zamanlarsa yanına sokulan Sahip’in bilgece sözlerine kulak verdi;
“Ömrümü İpek Yoluna ve onun sırlarla dolu yolculuklarına verdim. Şu sonucu çıkardım; Batının yolları kötü ve tehlikelerle doludur. Kâh hareketli kumlar kâh bir takım iblisler ve yakıcı rüzgârlar insanın önünü keserler. Karşısına çıktıklarında hiç kimse onlardan kaçamaz. Sık sık bir takım kalabalık kervanlar orada yollarını kaybediyorlar ve yok oluyorlar. Söylesene Harranlı, bu dünyanın sonu ne olacak?...”
Harranlı, Sahip’le aynı kaygıların ortağıydı ama o’nda umutsuzluğa yer yoktu.
“Azgınlaştığında bazı dalgalar, Doğudan Batıya ya da tersine, insanlar Şam’da, Bağdat’ta ya da Konstantiniye’de kıyamet günün yaklaştığını söylerler yüz yıllardan beri. Belki de söylenenler doğrudur. İşte, Türkmenlerin başlarına gelenleri gördün, kıyamet değil de neydi sanki. Buna rağmen yollarından dönmediler onlar. Umutlarını yitirmediler ve hepsini şu küçük kızın yüreğine sıkıştırdılar. Bundan dolayı olacak yavrucak rahat değil, geceleri hep kâbuslar görüyor. Bil ki bir mum ışığı kadar aydınlık kalsa da dünyada ışık arayışı sürecek. Kimileri, dostlarımız Sabiiler gibi Harran’da Hz. Yahya’nın kaybolan kitabını, kimileriyse ta Çin’den gelip Zenda Avesta’yı ya da Şam’da Hz. Ali’den kalma kitapları arıyorlar. Arayış bitmez dostum, eğer biterse bil ki dünya karanlığa gömülmüştür...”
*
Başka kervanlar gibi süslü eşyalar, esans maddeleri, ipek kumaşlar ya da porselenleri değil de ilaç yapılan otları ve parşömen kâğıt satan, bir sürü kitabı taşıyan kervanın müşterileri de farklıydı. Kimileri uzun yolları tepip bu kervana gelir, günlerce kalıp giderlerdi. Gerçek kimliğini gizleyen Harranlıyı insanlar ünlü bir hekim olarak tanır, hastalarını getirirlerdi. Hatta bununla kalınmaz yörenin Moğol yöneticileri de hastalıklarına şifa bulmak için bu gizemli hekime başvururlar, onun gelecekte neler olduğunu öğrenmekle ilgili büyülerden anlayıp anlamadığını da sorarlardı. Bunun için tehlikelerin farkında olan Harranlı, kentlerde uzun süre kalmaz, yoluna devam ederdi.
Günlerce süren tehlikelerle dolu bir yolculuktan sonra Hazar Denizi kıyılarını aşıp Kafkas Dağlarına ve Ermenistan’a giren kervan, kuzeyde Ararat, güneyde ise Sipan Dağı arasından geçip Van Gölü kıyılarına, Harizmlerin ve ardından Moğolların yıkımlarından nasibini alan Ahlât’a ulaştı. Yıkımlardan dolayı yılgınlaşan insanların umutsuz ve yoksul düştükleri topraklarda Harranlı, kervanını bazı gizli mesajların ulaştırılması için gönderir, kendisiyse birkaç müridiyle köyleri dolaşarak cılız da olsa umutlarını yitirmeyenleri aradı. Hatta bazı zamanlar gençleri bir araya getirebilirse gün doğumundan gün batımına kadar bu umutsuzlukların sebepleri ve nasıl ortadan kaldırılacağı tartışılırdı.
“Ermeni dostlarım bana, ‘Kürdistan’a gitme. Orada Moğollar var, herkesi kesiyorlar.’ dediler. Gerçekten de çok korkmuşlardı. Hâlbuki Moğollar, Hıristiyanları kolay kolay boğazlamıyorlar. Korku, ölümden daha beter bir şeydir. Yolda rastladığım bazı Kürtler, öyle şeyler anlattılar ki bundan büyük acı duydum. Birisi, bir Moğol askerinin yalnız başına bir köye girip insanları sıraya dizdiğini, sonra da hepsini boğazladığını anlattı. Bir başkasıysa yirmi atlıya rast gelen bir Moğol’un, hepsine atlarından inmelerini söylediğini, onlar da denileni yapınca hepsini öldürdüğünü anlattı. Bunlara inanmak istemedim. Nasıl oldu da insanlar, cellatlarını sever hale geldiler....”
Böyle sözler, daha başka sözleri açardı. Gençlerden biri söz aldı:
“Uzun yıllardır buralarda olmadığın söyleniyor Erdişer’in oğlu. Büyüklerimiz hep seni anlatır, Harran sarayını bırakıp gitmeni yerer, bizlerin sana benzemememiz için sık sık tembihlerlerdi. Bir zamanlar Ahlât, bilim ve felsefe merkeziydi. Dünyanın her yerinden âlimler buraya koşarlardı ama savaşlar başladı. Selçuklularla Eyyubilerin savaşından sonra Moğolların önlerinden kaçan Harizm ordusu buraları talan etti ve ardından gelen Moğollar, taş üstünde taş bırakmadılar. Atalarımız kılıçtan geçirildiler. Şimdi bize ‘Korkmayın’ diyorsun, iyi ama nasıl korkmayalım. Moğolların sayısız büyüklükte orduları var ama bizim ordumuz yok.”
Harranlı, bu gence aradığı cevabı vermeye çalıştı:
“Değil ki gücümüz yok, gücümüz ya da sayımız Moğollardan kat kat fazladır ama aramızda ayrılıklar, birbirini çekememe o kadar çok ki düşmanlarımızın çok fazla bir şey yapmalarına gerek kalmıyor. Zaten bizler birbirimizi tüketiyoruz. Eğer Türkmenlerle Kürtler birlikte hareket etselerdi bugün, ne Anadolu’da insanlar umutsuzluğa düşerler ne de yabancı ordular, Erzurum Kalesini aşabilirlerdi.”
Daha sonra Harranlı, gençlere uzun uzun Anadolu’daki Türkmen isyanını anlattı. Baba İlyas ve İshak’ın kimler oldukları, halkı kazanmak için nelere katlandıklarını ve nasıl kurnaz bir adam olan Sadettin Köpek’in oyunlarını göremediklerini anlattı. Hele hele erkenden sultanın ordusunu alt edeceklerine inanan Türkmenlerin, ‘La İlahe İllallah, Baba Resul Allah’ diyerek galeyana geldiklerini acıyla anlattı.
Dinleyicilerden biri, Harranlıya çokça duyduğu bir şeyi yine söyledi.
“Umudumuz yok.” demişti genç. Harranlı, onu başıyla onaylarken, cevabı da hazırdı:
“Neden umudumuz olmasın ki. İnsanlar, yaşamdan kopmamalılar. Acılar, kayıplar sizleri bitirmemeli. İllaki Moğolları ya da başkalarını söküp atmak da çare değildir. İnsanı mutlu yapan şey, yaşam coşkusudur. Yaşam coşkusu, toprağı biçmek, hayvanlara bakmak, doğayı sevmek ve daha nice şeydir. Umudunuz önce kendiniz için olsun. Kendinden ümidi kesenler, Moğollar olsalar da olmasalar da iflah olmaz şekilde umutsuzluğa gömülmüşlerdir. Böylelerinin yaşamı İslam’a göre de diğer dinlere göre de haramdır. Umutsuzluk ölümdür. Hanginiz böyle yaşarken ölü olmayı kendinize layık görebilirsiniz. Atalarımızın bir sözleri vardır ki altın gibidir. Ben söyleyeyim, kulağınıza küpe olsun. ‘Servetini kaybeden bir şey kaybetmiştir. Onurunu kaybeden çok şey kaybetmiştir ama umudunu kaybeden her şeyini kaybetmiştir.’ derler. Bu sözden öte söz yoktur...”
Onun içtenliğine inanan bir başkası söz alarak;
“Söylediklerin inandırıcı sözlerdir. Fakat ne yapabiliriz ki. Onların altınlarla dolu hazineleri var. Ama bizler toprağımızı, sürülerimizi, evlerimizi yitirmiş insanlarız.” dedi.
Küçük de olsa bu sözlerde bir umut ışığı gören Harranlı, ona cevap verdi:
“İyi ki altınlarla dolu hazinelerimiz, Sultan Keyhüsrev’in sahip olduğu gibi paralı askerlerimiz yok. Ordusu sayıca Moğol ordusundan daha fazla olduğu halde inançları kırıldığı için savaşmadan dağıldılar ve sultan kaçtı. Senin belki Moğol hanı gibi büyük bir ordun yok. Çulsuz bir insanda olabilirsin ama kimsenin sınır koyamayacağı kadar büyük bir ufkun var. Kim buna sınır koyabilir ki. Hele biraz düşünün, neden dünyayı titreten Moğolların sultanları hep geleceklerinden korkuyor, büyücüleri başlarından ayırmıyorlar. Çok güçlü görünüyorlar ama öyle zayıf oldukları yerler var ki devamlı korku içinde yaşıyorlar. Korkuları imanlarının zayıflığındandır. Biz birbirimize tersiz, bizler kırk yıl çile çeker nefsimizi terbiye ederiz ama onlar bir gün bile etsiz kalsalar isyan ederler. En iyisi bırakalım dünya malını. Saraylar, cariyeler, altınlar onların olsun ama bizler gönül dostluğunun en büyük servet olduğunu ve paha biçilemeyeceğini bilelim. Şimdi kim daha güçlüdür dersiniz; babasını zehirleyip tahtına kurulan ve paralı ordularla savaşı kaybeden Sultan Keyhüsrev mi yoksa gönüllere taht kuran Baba İlyas mı? Birisi yüz yıllarca lanetle anılacak diğeriyse ezilenlerin umudu olan bir ışık gibi yüreklerden silinmeyecek....”
Ahlât civarında yaşayan Kürtler, Baba İlyas gibi herkesin dünya nimetlerini eşitçe paylaşmasından bahseden, zahidane yaşayıp dervişleriyle müthiş tartışmalara giren, Elenya adındaki kızı, ‘Beni en iyi anlayan insan’ diyerek yanından ayırmayan, katı geleneklerin sahibi dere beylerden korkmayan, Harran tahtından feragat eden vali Erdişer’in büyük oğlu Harranlıdan bahsediyorlardı. İyi bir hekim olarak da tanındığı için Kürdistan’ın her yerinden deva bulamayan hastalar ona başvuruyorlar, tedaviye karşılık ona istediği kitapları bulup getiriyorlardı. Moğollar ise çağırtmalarına rağmen bir türlü ayaklarına getirtemedikleri bu dervişten kuşkuluydular. Zamanla bu kuşkular o kadar arttı ki posta güvercinlerinden daha sağlam olan atlı kuryelerle Mugan’da bulunan asıl karargâhlarına haber yollayıp bu adamın asıl amacının ne olduğunu sordurdular. Harranlı için Mugan’dan gelecek haber bekleniyordu...
İSO DEDE’NİN SON YOLCULUĞU
Orta Torosların uzantısı Hamedan Dağının yamaçlarında, üç tarafı dağlarla çevrili olup güney tarafı küçük dağların üstünden Amed ovasına bakan birkaç kerpiç evle kıl çadırlardan oluşan köyünün iki bin fersah uzağında, Moğollardan gizlenenlerin kullandıkları dağ yolunun kenarında oğulları Saro, Siyamend ve kör eşeğiyle her yılki gibi Kürdistan gezisine çıkan Çömlekçi İso, gölgesine sığınacak bir kaya bulduğunda nefes almak için durdu. Kurumuş otlara çömeldiğinde kutsal mekânları saldırıya uğramış gibi paniğe kapılan karıncalar ve diğer böcekler topraktaki çatlaklara sığınırlarken, cırcır böceklerinin sesleri tüm seslere hâkimdi. Onlardan bir parça olan yaşlı adam hiçbir canlıyı incitmeden çevresine bakındı. Sararmış otlar arasında aşağıdaki cılız suya ulaşmaya çalışan bir kaplumbağa bile ondan korkmayarak ağır adımlarla yürüyordu. Ama suyun başında delice sevişip birbirlerine sarılmış olan yılanların yabancılara tahammülleri yoktu. İso, geçen kış yere metrelerce kar düştüğü için yaz mevsiminin böyle sıcak olmasına anlam verebiliyordu. Güzelim atlastan kumaşları andıran derileriyle sürüler halindeki dağ geyiklerinin toptan çığlar altında kaldıkları kışa ve kabaran nehirleriyle balıkları yumurtalarıyla birlikte alıp götüren bahara yakışır şekilde yazın da kuruyan toprak yılanlar, çıyanlar ve akreplerle doluydu.
Havada daireler çizerek dönen atmacanın bakışları altında güneşin kızıla çalan ışınlarından sakınan İso, bir zamanlar böyle bir günde kehel, seglavi atlara binmiş aşiret erkekleriyle Moğolların önlerinden kaçıp Kürtlere meydan okuyan Celaleddin’in ordusuyla savaştıkları günleri anımsadı. Kimileri esmer, bıyıklı kara yağız, kimileri sarışın yeşil gözlü ama hepsi kemerli burunlu ve şahin bakışlı Kürtler nasıl da vuruşmuş, püskürtmüşlerdi Harizim askerlerini.
Cepkeninin cebinde katlanmış bir bez parçası çıkarıp açan ihtiyar, rengi yeşilden kahverengine dönen, birbirine yapışmış Muş tütününden bir tutam aldı. Tütün yapraklarını avucunda sıkıp kokusunu içine çekerken garip bir olayı hatırladı. O savaşlarda herkesten iyi savaşan, kızların uğruna yanıp tutuştukları Serbend adlı arkadaşları hiç evlenmemiş, sonra da kaybolup gitmişti. Yıllar sonra nereden gelmişti aklına Serbend. İşin doğrusu kimse bu işin peşine düşmemiş, albenili bir genç olan Serbend’in başına kötü bir şey gelmiş olduğuna inanmak istememişlerdi. Ya da yaklaşanın elini yakacak bir günahın ortaya çıkmasından korkmuşlardı. Yalnızca kara ve uğursuz bir anı olarak kalmıştı onun adı.
Esmer teni kararmış adam, ayaklarına güçlükle birer çarık bulabildiği çocukları ve çömleklerin altında sık nefes haldeki kör eşeğinin haline acıdı. Geçmişten kurtulup baş ağrılarına bire bir iyi gelen tütünü tekrar özenle katlayıp cebine koydu. Çevreye kulak verince tehlikeyi hissetti. Yabancılara öfkelenen yılanlar kendilerini taşlara vuruyorlardı. O sırada İso’nun kesik parmağı sızladı. Hemen orayı tuttu. Parmağını kestirdiğinde yaşadığı acıyı hissetti. Sale Baycu’dan birkaç yıl önce Amed’de bağcılık yaptığı bir sırada istirahat anında şiddetli bir ağrıyla sıçramıştı. O zamanki çevikliğiyle küremarın başını ezmişti. Köyün hekimi sayılan kadın onun parmağını tereddütsüz kesmişti. O kadar kan akmıştı ki İso hâla zayıflığını bu olaya bağlardı.
Kesik parmak bir tecrübe işaretiydi. Hem acılara gebe bir zamanın hem de ölümü bedel ödeyerek yenmiş olmanın, doğanın acımasızlığının İso’nun payına düşen işaretiydi. Fazla konuşanların, hırsızlık yapanların ellerinin kesildiği, boyun eğmeyenlerin gözlerine mil çekildiği bir zamanda İso, bedel olarak bir parmak vermekle Allahın kendisini daha büyük belalardan kurtardığına inanır, ona hamd ederdi.
Paçaları dar, üstü bol olan Amed şalvarı üstüne yine bir gömlek ve işlemeli cepkeni giymiş olan İso, kayanın küçük gölgeliğinde sanki çift sürmüş gibi yorgundu. Bu can sıkıntısı belki de her yıl birlikte bu geziye çıktığı ağabeyi Abdullah’ın bu sefer yanında olmayışındandı. Aklında hâla dün geceki tartışmaları vardı. Abdullah öyle az bir adam değildi. Tüm çevrede tanınır, sözü dinlenirdi. Kendince o da bir ermiş sayılırdı. Yaşamı boyunca hep ezilenlerin yanında olmuş, onlar için bedel ödemiş, kimseye boyun eğmemenin sonucu olarak da fazla bir şeye sahip olamamıştı. Dün gecede şu fani dünyanın dertlerini konuşup durmuşlardı.
Akşam vaktiydi. Kıl çadırın önünde kurulu ateşin başında kepenekleri koltuk altına koyup uzanmış Abdullah’a göre artık köy köy dolaşıp çömlek satmanın anlamı yoktu. Çünkü insanların çömleğe karşılık verecekleri bir dirhemleri bile yoktu. Üstelik Kürt illeri istila üstüne istilalarla yakılmıştı. Allah gani gani rahmet eylesin ona, Celaleddin ölmüş ama ordusundan arta kalan askerler yol kesmeye ve köyleri basmaya devam etmişlerdi. Bunlar yetmiyormuş gibi Moğollar da aynı şeyleri yapıyorlardı. Savaşların getirdiği yoksulluktan bezen insanlar, kendilerini Mesih ilan eden dervişlerin ardlarına takılmasınlardı da ne yapsınlardı. Abdullah’a göre sonu olmayan bir yolculuktu bu. İso’ya boşuna yola çıkmamasını, gerekirse kendisine köşe bucakta sakladığı birkaç altını da vereceğini söylemişti. Lâkin İso bunu kabul edemezdi.
“Amed, bir zamanlar dünyanın en zengin kentlerinden biriydi. Ermeni, Kürt, Süryani demeden insanlar birbirlerini sayıp severlerdi. Bizimde çarşıdaki çömlekçi dükkânımız dolup taşardı. Fırında toprağı pişirir, hemen çömlek yapar ama yinede siparişlerimizi yetiştiremezdik. Sonra fitne düştü Eyyubilere. Ardından da Selçuklular, Harzemşahlar ve Moğollar göz koydular bu kente. Sonra canını kurtaranlar dağlara kaçtılar. Hatırlarsan eğer, bir yıl palamut öğütüp onun acı unuyla, otlarla beslenerek ölmemeye çalıştık. Öyledir işte, bu dünyada kimse acından ölmez kardeşim.” demişti Abdullah.
İso da bu sohbete ortak olmuştu.
“Yaşlı büyücümüz Stiyi hatırlıyorsun değil mi?... Kadın olacakları önceden gördü ama hiçbirimiz ona kulak vermedik. Kesilen hayvanların ciğerlerine, kemiklerine bakar başını kötü kötü sallar mırıldanırdı. Kadı onu taşlatmıştı. Sonra Moğolların komutanı kenti aldığında önce kadıyı boğazlatmış sonra da Stiyi çağırtmıştı. Kadının söyledikleri fazla hoşuna gitmiş olmayacak ki onunda sonu kadıyla benzer olmuştu.”
Söz sözü açar derler ya, Abdullah yerinden doğrulmuş kederli halde bir kâbusa benzeyen o günlere gitmişti.
“Eğer kentin Nehir kapısından kaçmasaydık kıyımdan kurtulamazdık. Yanlız Sti değil kentte ne kadar din âlimi varsa onları tutup susam yağıyla dolu küplere koymuşlar, kırk gün boyunca sadece incir ve ceviz vermişlerdi. Küplerden bir deri bir kemik halinde çıkardıkları adamlara gelecekte kendilerini nelerin beklediğini sormuşlardı. Âlimlerden biri, Moğol komutana; ‘Ben öldükten altı ay sonra sende öleceksin.’ deyince hepsini boğazlamışlardı.”
Bu hikâyeleri kaçırmayan Siyamend’le Saro yorganın altında onlara kulak veriyorlardı. İso, ağabeyine dünyanın sarsılmaz gücünün her şeye rağmen Bizans’ta olduğunu söylüyordu. En son imparatorun başa gelmesiyle Konstantiniye biraz derlenip toparlanmıştı. Bağdat’ta hareminden dışarı çıkmayan Abbasi halifesinin ise gücü yoktu artık. Kim bilir belki de Bizans toparlanır, Hıristiyan da olsa bu toprakların insanları olanlar Moğollardan ve Haçlılardan kurtarırlardı onları.
“Bir zamanlar Kürtlerde büyük bir imparatorluğun sahibi imişler. Artuk oğullarından hatta Mervanilerden bile büyük bir devletleri varmış. Gel gör ki ihanete uğramışlar yine. Hüküm sahibi olan Kürtler, kızlarını Farslara vermişler. Bir oğulları olmuş. O oğulda gelip dayılarının devletlerini ellerinden alıp Farslara vermiş, aynı Amed’deki bir aşiret reisinin Selçuklu askerlerini kementlerle kaleye sokması gibi. İhanet bitmez bu topraklarda. Biz Kürtler keklik nesli gibiyiz. İşte bizim köyün hali, komşu köylerin halleri hep aynıdır. Derler ya, Kürt derki ‘Aşiretlerden benim aşiretim, aşiretimde benim köyüm, köyümde benim evim, evimizde de ben iyi olanım.’ Bunun için köyümüz ikiye bölündü, yukarı mahalle ve aşağı mahalle. Fitne fesat da bu bölünmeyle başladı.”
Ağabeyini can kulağıyla dinleyen İso, ona katıldı. Mevzuyu köyde olan bitenlere getirdi:
“Olan da Pivok gibi kimsenin etlisine sütlüsüne karışmayan zavallılara oluyor. Kızı Zine daha küçüktü. Belliydi ki büyürse dillere destan bir güzelliğin sahibi olacaktı. Aşağı mahallenin en zengini olan Mişo, kızı kendisine istedi. Pivok da kızın henüz küçük olduğunu söyleyince Mişo onu tehdit etti. Tehditler, arabulucular para etmeyince kız aniden ortadan kayboldu. Kimileri kızın eşkıyalar tarafından kaçırıldığını söylediler. Şam ya da Halep’teki saraylardan birine cariye olarak satılmıştı muhakkak. Kimsenin buna inanası yoktu. Ama yapılacak başka bir şeyde yoktu. Zavallı Pivok deliye döndü. Günlerce aç susuz halde kızını aramadığı yer bırakmadı.
Daha sonra köyün yarı deli çobanı Miço da onlara katıldı. Yaşlı Abdullah’ın gerçek dert ortağı Miço’ydu. İkisinin arasından su sızmazdı. Bunun nedeni kimilerine delice gelecek sözleri Abdullah’ın Miço’ya rahatlıkla söyleyebilmesiydi. Bir gün, Anadolu’daki isyanın başarısızlıkla sonuçlanıp Baba İlyas’ın ölüm haberini aldığında kendisini dağlara vurmuş, Allaha meydan okumuştu. Aynı şeyi Celaleddin öldüğünde de yaptığını bilen yoktu. ‘Allahım, sen Kadir-i Mutlaksan eğer nasıl Baba İlyas gibi bir meleğin katline göz yumdun!’ dediğinde Abdullah ardından yürüyen Miço’ydu.
Rüsteme Zal hikâyelerini değil de aşiret savaşlarında gösterilen kahramanlıklara, kadınların bile savaşa katılmalarını, bazı kadınların eşarplarını yere atarak savaşı durdurabilmelerini, babaları İso’yla amcaları Abdullah’ın da bir zamanlar savaştıklarını dinleyen Siyamend’le Saro’nun tüm dikkatleri Miço daydı. Kıvırcık saçları ve sakalları kızıla çalan, kafası, çenesi, kemerli burnu herkese göre büyük olan ama dişleri inci taneleri gibi parlayan Miço’nun yüzüne ateş vurunca garip bir hal alıyordu. Abdullah’ı dinlerken o da kendi kendine mırıldanıyor, başını sallıyor, kimi zaman közlere bastonuyla vurarak sanki ateşle dertleşiyordu.
“Avrupa’dan gelen gezginler ta Karakum’a kadar gidiyorlarmış. Bu gidişle onlar Moğolları, Moğollar da bizleri dinimizden çıkaracaklar. Sanki dünya hep aynı dinden olsa bitecek bu kavgalar. Yine en iyisi ateşi gürleştirmek. Allah, bu ışığı bizden eksik etmesin.” deyince İso, Miço aniden bastonuyla ateşe vurdu. Ayağa kalktı. Azgın bir dev gibi haykırdı.
“Allah bu ışığı bizden eksik etmesin. Aman aman eksik etmesin. Eksik etmesin... Hani nerede ışık? Güneşin önünü kapattılar kara bulutlar gibi. Hep dostlardan, bizim ahmaklığımızda bunlar gelir başımıza.”
İso ayağa kalktı. Günahkâr Miço’yu bakışlarıyla suçladı. Miço da ona çok küçümseyerek baktı. Sonra Miço bir kahkaha attı.
“Deli, sende. Tövbe et tövbe. Sen kalkmış ışığı Allaha bir koşuyorsun ahmak. İyi ki aşağı mahalledekiler bu sözlerini duymuyorlar. Yoksa kim bilir başına neler getirirlerdi.” deyince İso, Abdullah, daha ağır bir tempoyla Miço’ya seslendi:
“Yeter Miço yeter.”
Miço, yorganların altında kendisine bakan iki çift gözü görünce onlara doğru eğilip “Böööö!” dedi. Yorgan birden kapandı. Sonra Abdullah’ın karşısına oturdu. Onun gözlerinin içine baktı.
“Sen dememiş miydin ışık her şeyden kutsaldır diye.”
Abdullah bir şey demedi. Yalnızca, ateşin közleri üzerinden dost canlısı Miço’ya ve yıldızlara baktı.
“Doğru, ben dedim. Sana bir şey daha söyleyeyim. Dilini kelleni koruyacak biçimde kullan.”
*
İso, sığındığı kayanın dibinden Daraheni, Çevlik, Tekman, Erzincan, Muş’a kadar uzanan geniş bir alanda dolaşmasına değecek kadar iş çıkarıp çıkarmayacağını düşünürken küçük Siyamend gözüne ilişti. Çocuk, eşeğin semerine zıplıyor, bir parça arpayla buğday unu karışımı ekmeği koparmaya çalışıyordu. Bunu başaramayınca da başından beri bu geziye gönülsüz katılan ağabeyi Saro’dan yardım istiyordu. İso’nun derdi başkaydı. Ekmekleri fazla değildi ve doymak bilmeyen çocuklar böyle yaparlarsa bir çömlek bile satmadan aç kalacaklardı. Kayadan bir parça gibi oturduğu yerde İso, mendiliyle alnını sildi. Sonra oğullarına seslendi:
“Deyyuslar, daha yola çıkalı ne kadar zaman oldu ki. Böyle yaparsanız acınızdan öleceksiniz.”
Siyamend’le göz göze geldiğinde yüreği sızlayan baba, her zaman olduğu gibi